Kadın

28 05 2007

 

kadın, arka kapağın
göze ve ziyadesiyle ele yakın
bir kar(l)esidir lakin
üçgendir dilindeki mor dudakların

sevgilim
yalnız fahişeler sana yakın.
ama şaşırdın ! (?)
vakt-i zamanında
her biri mor bir dudakta
diri diri gömüldüler toprağa
onlar da hayatın sıfır noktasında

kadınlar sana uzak
sen fahişelere yakın
bir orospudan doğacaksın
sonra azize doğuracaksın
gözlerinde hüzün yanacak

sen ona ruh o sana beden
olacak.
üstadım öperim ellerinden:
“uzak
ve mai gölgeli bir beldeden
cüda kalarak…”

Semender, Ankara/2007




Şarkısız Anılar

28 05 2007

O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…

Eski bir şarkı çalıyor. “Sakız Hanım ile Mahur Bey” Barış Manço’nun insanı yuvasında hissettiren sesi… Çocukluğumu hatırlıyorum.

Balkonda çiçekler, bahçeli bir ev… Dilim dilim doğranıp mısır ununa bulanmış ve sonra kızgın yağda kızartılmış acı patlıcan kokusu… Köşe başındaki bakkalın sesi “Hüseyin!” üç tekerlekli bisikletle taşınan el süpürgeleri…Her sokakta bir süpürgeci…Süpürgelerin kapatıldığı küçük beton kulübeler. Yazının devamını oku »




Misafir

28 05 2007

 

     Yağmur yağıyordu. Sonsuz bir karmaşanın içine düşmüş gibiydim. Yeni bir işe başlamıştım. Sevmediğim bir iş. Yeni bir ev tutmam gerekiyordu. Dayanabilir miyim tekrar diye düşünürken arabanın biri hızlıca yanımdan geçti ve yolun kıyısında birikmiş olan su başımdan aşağı dökülüverdi. Sırılsıklam olmuştum. Bir cevap gibiydi sanki bu. Alay eder gibi… Yazının devamını oku »




Monolog

28 05 2007

 

     Allah’ım inanamıyorum. Ben artık editörüm. Nerdeyse önümde eğileceklerdi. Peki daha önce tanıdıkları Meral. Onu hiç sevmemişler miydi? Ben kendi başına bir değer değil miydim? Önümde saygıyla eğilirken içlerinden bu yeri hak etmediğimi düşünüyorlardı eminim ki! Onlar gibi pisliğe bulaşmamıştım çünkü. Makyavelci değildim. Amaca ulaşmak için türlü hileler yapmadım. Hesaplarına göre kaybetmiş olmalıydım ya… Yazının devamını oku »




17 Ağustos / Alıntılar

28 05 2007

 

Tarih 17 Ağustos 1999. Köydeyim.

-1-

     İnsanlar vardı. Yüzlerini seçemediğim bir sürü insan… Korkudan hareket edemeyen bedenimi kalınca bir kalasın üzerine bıraktım. Yıkılan evin altında hala babaannemle küçük kardeşim çıkarılmayı beklemekteydi. Düşünemiyordum. Ne beynime ne de herhangi bir uzvuma söz geçiremez haldeydim. Anlamsızca etrafıma bakıyordum. Azar azar… Sanki her an kaybedecekmişim gibi tedirginlikle. İncir ağacının geniş yaprakları, toprak yığınına dönen ev, birkaç şaşkın komşu suratı ve annemin kaygılı yüzü… Yazının devamını oku »




Can Suda

28 05 2007

 

                                                                                       Tagore’a

sen

hiç görmediğim toprakların buğusu

benim toprağım unutulmuş ve göğüm bulutsuzdu.

bir gün

yazgının rüzgarlarına takılan kanatlarınla

benim topraklarıma geliyorsun.

gelişin sevinç,

gelişin rahmet…

sen, inceden inceye emdiğim can suyum

benim toprağımda ölmektesin.

ve ben şimdi

sana bütün dünyaların en güzel çiçeklerini sunmak istiyorum…

ne olur

git(me)!

Emel Çarkçı, 2001 / Adı Yok , 21. Sayı




Az Zamanlar

28 05 2007

 

     O kadar az güveniyorduk ki birbirimize kendimize olan güvenimizi dahi sınırlandırıyordu bu güvensizlik. Yüzler var her yerde, beli bükülmüş insanların taşıdığı kayıp suratlar…Zamana kapılıp sürüklenen insan seli. Çoktan unutulmuş ideallerin isteklerin yerinde, çalınmış eksiltilmiş hayatlar var. Yoksulluk sadece maddi şeylerden yoksun bırakmıyordu, hayatının anlamını unutturuyordu insana. Milyonlarca yoksulduk.

     Öylesine yaşıyorduk.kimse izin vermiyordu bir diğerinin “ben varım” demesine. Alışmıştık. “öylesine” yaşamaya alıştırılmıştık.

     İlk gençlik yıllarındaki “ben”i düşünüyorum. O zamanlar taptaze bir heyecen salardı nefesim kokmuş dünyaya. İdeallerime olan inancım kendime olan güvenim eksilmemişti henüz. Ne oldu? Bilmiyorum… Hani uykuya düştüğün anı bir türlü bir türlü hatırlayamazsın ya, tıpkı öyle.

     (İçindeki boşluğa dalmış gözler, sessizlik…)

     Hedefini şaşırmıştı değerler, insan zihinleri değersiz nesnelere takıldı kaldı. Neydi insan? Uzun süre olmuş düşünmeyeli. Toplumca bir girdaba kapılmış yokluğun midesine sürüklenmekteydik. Zaman denilen şey, benden sürekli bir şeyler alarak çoğalıyor. Gittikçe azaldığımı hissediyorum. Öylesine yaşıyor olamazdım. Öylesine yaşamaya devam edemem. İçimden o ilk gençlik yıllarında duyduğum taze heyecan yükseliyor. Şimdi yazmak istiyorum. Ölene dek yazmak…

Emel Çarkçı, 2000 / Adı Yok, 12. Sayı




Hayat ya da Hayal

28 05 2007

 

          Bir özleyişti belki de…

     O eskiyle yeni karışımı evde bir hayal gibi yaşadım. Tıpkı eskiden yaşamış olan insanlar gibi.

     Hayat…

     Ağaçların sesini duyuyorum. Rüzgarın dokunuşlarını ve toprağı. Toprağın sarhoş eden kokusunu sessizliğini… Güneşin sönmeden önce sergilediği güzelliğini seyrediyorum. Ve dinliyorum, sadece dinliyorum.

     Vakit geçiyor. Ben sessizce toprak eve giriyorum. Yüzüme içimi ısıtan bir odun kokusu çarpıyor. Uzaklarda bir yerde garip sesli bir baykuş bağırıyor. Ocağın ışığı duvarda hafif hafif kıpırdamakta. Önce selam ediyorum içeridekilere, sonra çöküp katılıyorum sohbetlerine. Ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Yüzümü dostlara dönüyorum. Ocağın ışığında dudaklarındaki ve gözlerindeki gülümseme aydınlanıyor. Gülümsüyorum…

     Aralarında güngörmüş, yaşını başını almış bir üstâd oturuyor. Kucağında duttan bir bağlama. Yüzü neredeyse yaşadığı her anın bir çizgisini taşıyor… Sesler duruluyor. Sessizlik oluyor. Odada tek ocaktaki odunun çıtırtısı var. Dilleniyor çok geçmeden âşıkların türküsü. “Benim sadık yârim kara topraktır.”

     Hayatı emiyor türkü ve usulca boşaltıyor yüreklere. Tat buluyor gönüller ve hepimizin yüzünde bir gülümseme.

          Belki de sadece bir özleyiştir. Kim bilir?

Emel Çarkçı, 2000 / Adı Yok, 13. Sayı




Bir Yudum Mavi

28 05 2007

 

     Kaygılar ve karanlıklar arasında sıkışmış haldeydim. Yürüyordum. Yokuşun ucuna mavi bir deniz parçası takılmıştı. Yol boyunca ayakkabıcılar, dericiler ve kumaşçılar diziliydi. Boya kokuları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Sahil lokantalarına vardım. Yüzümde denizden gelen serin bir esinti… Ağlamışım gibi. Hafif bir sakinlik duydum. Böyle yürürken rahatça bakamıyorum denize. Kıyıdaki masalardan birine oturdum. “Bi çay alabilir miyim?”

     Sonunda karşımdaydı deniz. Soluk, kıpırtısız bir suluboya resim gibi yerleşmişti göğün mavisine, maviliğin tam ortasına. Nasıl da uzaktı maviden ve nasıl da iç içeydiler. Sise karışmış deniz, bir bekleyişi andırıyordu ve bir varış gibiydi gökyüzü. Bütün bekleyişleri kuşatan. İki maviliği seyrediyordum şimdi.

     Bu derin durgunluğa dalmışken bir karabatağın kafasını yukarı uzattığını fark ettim. Gerginleşen boynuyla sıçrayarak, parlak bir ok gibi suya saplandı. Bir anda yitivermişti denizin derinliğinde. Bu ne cesaretti! Onu kıskandım ve kurtulup kaygılar cehenneminden yaşamanın hayalini kurdum belli belirsiz.

     Gün yavaşça batıya çekilmekteydi. Garson boşalan bardağımı götürdü. Güneşin sessiz yakarışını seyretmeye koyuldum. Yüzünün hüzünlü sarılığını akıtıyordu suya, suyun solgun yüzünde hafif bir kıpırdanış oldu. Kızıl arzusuyla tutunmaya çalışıyordu maviye, soluk parmakları bir türlü yakalayamıyordu göğü. Her geçen saniye gökten çok denize yaklaştığını fark ediyor muydu acaba? Bu hüzünlü tablo huzurluydu da yanı zamanda. Güven veren bir huzur duyuyordum içimde. Rüyada gibiydim. Küçük kara kuşların çıkardığı neşeli seslerle kendime geldim. Artık gitme vaktiydi. Ayağa kalktım. Kuşlara, ağaçlara, göğe ve denize ne kadar mucizevi olduklarını düşünerek gülümsedim. Hafiflemiş yalnızlığımı sırtlanıp, Beyazıt’a varan yokuşa doğru yürümeye koyuldum. Az ileride arzulu dallarıyla uzanan ağaçlar durmaktaydı. Ve daha da duracaklarmış gibi.

     Yüzümde güneşin sevecen elleri…

Emel Çarkçı, Şubat 2001/İstanbul (Adı Yok’ta yayımlanmıştır.)




Yalan(Yaralı Kalbim) - Hatırla Sevgili dizisinden(şarkı, dizi, klip)

23 04 2007

Yalan(Yaralı Kalbim), Hatırla Sevgili dizisinden harika bir eser daha…


Söz: İbrahim Karaca
Müzik: Kemal Sahir Gürel
Solist: Atakan Akdaş Yazının devamını oku »




Huzurun Sesi

15 04 2007

 

huzurun kanat çırparkenki sesini duyanınız var mı?

ya o süzülüşündeki dinginliği göreniniz
ses sınırının aşıldığı yerdir orası ve hareketler, insanı yavaş yavaş kendinde kaybeder.

tebessümlerin güller kadar yavaş açıldığı yerdir ve “an” alabildiğine genişlemiştir.

orada, o gülün açılışında yavaş yavaş seyretmek kendini…

orada kaybolmak, bulunmak istemeyerek…

nasıldır bilir misiniz?

ve nasıl bağımlıyım ben ona şimdi, nereye kaçayım ayağımın bastığı her yer sürgünümü perçinlerken ve ne yapmalıyım huzurun sesine olan inancımı yavaş yavaş kaybederken.

inancım, ses duvarının “hızla aşıldığı” yöne doğru kayarken ne yapmalıyım da bir tebessümde kaybetmeliyim ruhumu…
imkansızın içimde yankıyan sesi yüzüme çarpa çarpa yükseliyor…

artık hiç bir şey yazılası değil.

semender




Şiirler 2

15 04 2007

 

PALYAÇOLAR AĞLAMAZLAR

kalk ayağa, palyaçolar ağlamazlar

çocukların düşlerine gülüşler ekmelisin

bu rengîn elbiseni çıkar ağlayacaksan

seni bilen böyle bilsin

TENİMİN ÇOCUKLARI

tebessüm zannetme yüzümdekileri

hicranın ateşten çukurlarıdır

mutluluk değmemiş ellerine

tenimin yetim çocuklarıdır

SANCIDAN KANATLAR

ayağı kırık güvercin uçarken özgür

çünkü dünya gözden düşmüştür

kuşlar gibi…

fakat onlar sancıyla uçmaktadırlar

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN GEREKLİLİĞİ

sevgili,ince sabahlar gibi sarmalı yüreğimi

renginde perde perde bir tomurcuk açmalı

ıslak kokularla tutmalı bileğimi

ben gülde ararken o sümbüle kaçmalı

konuşurken kuşlar yükselmeli içimde

kanat sesleri gelmeli göğüs kafesimden

ufukları fark edince gözbebeklerinde

bahsetmeliyim ona kuşlardan ve sesinden

akşam vurunca sularla cama

sevgili ağlamasın görmek istemem

hüzün kokar ayrılığın gülleri ama

sevgili yanağına yakışmaz şebnem

BERABER VERELİM GÜLLERE İSMİNİ, SEN DAHİL HİÇBİRİ AYRI KOKMASIN

adını ne bilsin gecemi bilmeyen

hem soramam onların gözleri AYDIN,

umut nasıl tatlı, umut ki bitmeyen…

sengözlerine değsen inan solardın

adını ne bilsin gecemi bilmeyen

semender




Şiirler

15 04 2007

 

yenidünya seni hayırla yâd etmeyeceğim

dedem mumdan gemilerle geçti ateş denizlerinden

senin de bir marifetin varsa görelim

yoksa toprağında hasadından umduğum isim

yenidünya seni hayırla yâd etmeyeceğim

————————————————————————

çözülsün benim de parmaklarım

zamanı hırsla kavrayan ellerim olacaksa

alkıştan nasır tutmuş ellere uzanacaksa

seni unutacak, unutacak ve yazmayacaksa

çözülsün benim de parmaklarım

—————————————————————————–

varsın kanat toplamasınlar avuçlarımda fakat bilesin

güvercinlerin ellerine benzediğini

ve şimdi ellerin kokuyor hanımelleri

rengini beyaz bir buluttan emmiş güvercinler gibi

süzülerek şiirime sokulan

ellerin kokuyor hanımelleri

————————————————————————–

hangi dilde arayayım ismini hiçbir dudaktan dökülmemişken

anılmış adın bin ömür dudak ardı bir dilden

semender




Taş ve Ateş

15 04 2007

 

Bu malzemeler cehenneme ait değil mi?

Dünyada cehenneme attınız bizi

Rahat mısınız o sıcacık yataklarınızda

Yoksa siz mi cehennemdesiniz?

Uzaklarda, Anadolu’da bizi duyan var mı?

Yok, çoktan unutuldu “kardeş” olduğumuz

Size dokunmayan yılan kardeşiniz oldu değil mi?

Kendi sesinizi duymuyor, düşmanla yaşıyorsunuz

Lalezar Çelebi, 19.02.2006




Sakladım Seni

15 04 2007

 

Senin sevmedeğin mevsimleri bile sevmedim ben

Ne seni üzmek ne de seni koparmak isterim toprağından

Goncam benim ilk baharda çiğ tanem

Başkası değil kendimden sakladım seni

Lalezar Çelebi, 01.02.2007