İstanbul’u Dinliyorum – Orhan Veli Kanık Şiiri…

23 02 2009

Ali Rıza Öztürk yorumuyla Orhan Veli Kanık’ın meşhur şiirini dinleyebilirsiniz…





Benim Dünyam – “Bir Orhan Gencebay bestesi”nin ud ve ney’le yorumu… (Bizim kayıtlar’dan…)

22 02 2009

Orhan Gencebay’ın muhteşem eseri “Benim Dünyam”ı ud ve neyle yorumladık… Umarım beğenirsiniz… Klip Ali Rıza kardeşimizden… Bizim kayıtlar‘dan…





Ben topraktan bir canım – Bir “Orhan Gencebay bestesi”nin ud ve ney ile yorumu…

21 02 2009

Bütün besteleri bir başkadır Orhan Baba’nın… Değişik ruh hallerinde, değişik sonuçlar verir, her dinlendiğinde… Tüm şarkılarına aşığım… Benim garip uduma takıldı bu “baba” parçası, Babanın… Kaydettik, biraderimle sağolsun… Zaman sonra da aziz dostum “Neyzen” kardeşim ney üflemiş üstüne… Yine zaman sonra parçanın tadının değiştiğini görüp tekrar okudum… Biraderim de üstüne bir klip yapmış… İşte hikayesi bu parçamızın… Bendeniz dinlemeye doyamıyorum… Siz de beğenirsiniz belki…





Kadın

28 05 2007

 

kadın, arka kapağın
göze ve ziyadesiyle ele yakın
bir kar(l)esidir lakin
üçgendir dilindeki mor dudakların

sevgilim
yalnız fahişeler sana yakın.
ama şaşırdın ! (?)
vakt-i zamanında
her biri mor bir dudakta
diri diri gömüldüler toprağa
onlar da hayatın sıfır noktasında

kadınlar sana uzak
sen fahişelere yakın
bir orospudan doğacaksın
sonra azize doğuracaksın
gözlerinde hüzün yanacak

sen ona ruh o sana beden
olacak.
üstadım öperim ellerinden:
“uzak
ve mai gölgeli bir beldeden
cüda kalarak…”

Semender, Ankara/2007





Şarkısız Anılar

28 05 2007

O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…

Eski bir şarkı çalıyor. “Sakız Hanım ile Mahur Bey” Barış Manço’nun insanı yuvasında hissettiren sesi… Çocukluğumu hatırlıyorum.

Balkonda çiçekler, bahçeli bir ev… Dilim dilim doğranıp mısır ununa bulanmış ve sonra kızgın yağda kızartılmış acı patlıcan kokusu… Köşe başındaki bakkalın sesi “Hüseyin!” üç tekerlekli bisikletle taşınan el süpürgeleri…Her sokakta bir süpürgeci…Süpürgelerin kapatıldığı küçük beton kulübeler.

Huzurluyduk. Çocukluğun büyük dünyası yeterdi avunmaya. Bazen ayı oynatan bir çingenenin peşine takılırdık, bazen pazar yerinin boş tezgahları arasında kuytulara saklanırdık.

Barış Manço’nun şarkıları gibiydi hayat. Domates, biber, patlıcan sesleri yankılanırdı sokaklarda. Kamil Amca’dan süt alırdı mahalleli…Başkasından alırlarsa gönül koyardı sonra Kamil Amca…

Tüllerin ardında, sabun kokan beyaz başörtülü yaşlı kadınlar gizlice seyrederdi gelen geçeni. Naylon sepetlerde çamaşırları intizamla katlı dururdu. Kadınlıklarını çoktan kaybetmiş olsalar da aynaları ve eskimiş cımbızlarını naylon torbalarda çamaşırlarının arasında saklamayı ve arada bir çıkarıp titreyen yansımalarını seyretmeyi ihmal etmezlerdi. Bazen meraklı bir torun bulurdu sırlarını,utanırdılar.

Pencere önünde saatlerce oturup tatlı hayaller kurardım. Bahçemizde dut ağacı vardı. Bakışlarımla yeşil yapraklarında yüzerdim ağacın… Yıldızların ne kadar uzakta olduğunu merak ederdim hep. Bir yıldıza oturup dünyayı seyretmek isterdim uzaktan. Nasıl görünürdü acaba dut ağacı, evler, insanlar…

Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri. Her şey o kadar çok değişti ki! Kamil Amca’nın ölüm haberini aldığımızda hala o mahallede oturuyorduk. Üç tekerlekli bisikletle satılan sütün yerini beyaz minibüsler almıştı çoktan. Uzun korna sesini her salı saat dokuzda duyuyorduk. Artık kimse “sütçüüüü!” diye bağırmıyordu. Dut ağacını da komşunun merdivenine dökülüyor diye budamışlardı. Yapraklara pislik olarak bakan beton kafalılardan nefret ettiğimde on beş yaşındaydım. Selam vermenin tehlikeli olduğu dönemler geldi sonra. Hızla modernleşiyorduk. Sonunda korkularla çevrili koca bir boşluğun içinde bulduk kendimizi…

Sahip olmak mutlu olmaktır sloganıyla ilerliyor, eziyor, kazanıyoruz. Ama bir türlü anılarımızı hatırlatacak şarkılara sahip olamıyoruz… Yıllar geçtikçe değeri artan gerçek sanat eserlerine…

Korkuyoruz. Selam vermek bile tehlikeli artık. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Korku kanımıza işlemiş, betondan binalarımız, demir parmaklıklı pencerelerimiz var şimdi. Kokular ve sesler dünyasına kapalı güvenli hayatlarımız var.

Bu zamanda yaşasaydı Mevlana nasıl bir hayat sürerdi acaba diye düşünüyorum. Mevlana yine Mevlana olur muydu? Kapalı çarşıda raks eder miydi yine? Hayran bakışlarla mı seyrederlerdi onu, yoksa “deli” der geçerler miydi acele bir randevuya yetişirken?

Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri.

O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…

Emel Çarkçı, Sakarya/Mart 2007





Misafir

28 05 2007

Yağmur yağıyordu. Sonsuz bir karmaşanın içine düşmüş gibiydim. Yeni bir işe başlamıştım. Sevmediğim bir iş. Yeni bir ev tutmam gerekiyordu. Dayanabilir miyim tekrar diye düşünürken arabanın biri hızlıca yanımdan geçti ve yolun kıyısında birikmiş olan su başımdan aşağı dökülüverdi. Sırılsıklam olmuştum. Bir cevap gibiydi sanki bu. Alay eder gibi…

Yolda kalmıştım. Otobüsler dolu geçiyordu. Yağmur iyice hızlandı. Cebimdeki az paraya rağmen taksiye bile binmeyi göze almıştım. Ama herkes benden önce davranmıştı işte. Hiçbir arabada yer yoktu. Sahipsiz bir kedi yavrusu gibi terkedilmiş pis bir apartman girişine sığındım. Boyası dökülmüş beton duvarlar ve paslanmış metal bir kapı. Bir şemsiyem bile yoktu. Önümden telaşlı insanlar geçiyordu. Orada öylece dakikalarca durdum. Soğuktan titremeye başlamıştım. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Deli gibi ağlamak istedim. Ağladıkça varlığımı eritsem, kaybolsam bu ağır ve gereksiz yükten kurtulsam dedim. Deli gibi ağlayamamanın ve hayatımı terk edemiyor olmanın çaresizliği içinde o iğrenç yerde yağmur suları ve kanalizasyon deresini seyrederek kalakaldım. Önümden geçen bir genç, yüzünden yağmur damlaları süzülürken, siyah parlak gözleriyle, elimden bir şey gelir mi der gibi yüzüme baktı. kalbimdeki hüznü dayanamayacağım ağırlıkta hissetmeme neden oldu bu bakış. Acınacak bir haldeydim. Ağlamayı geciktiremezdim artık. Hapşırırken burnunu sıkan biri gibi içimde patlardı, ya kalbim dururdu ya beynim. Bulunduğum yerden sokağa fırladım. Bir yandan ağlıyorken bir yandan öfkeyle adaletsiz hayatın üzerine yürüyordum. Sabrım kalmamıştı. iğrenç dünyaya sayıp söverek kanalizasyon karışmış yağmur sularının içine girdim. Otobüs geçse de binmeyecektim artık. Hepsinin canı cehenneme, diyordum içimden. İstanbul’da yaşamakla yaşamamak arasındaki fark ne kadar da belirsizdi. Değersizlik duygusu… yağmurun yağması ve trafiğin sıkışması yetiyordu bunu hissetmeye. Daha birçok şey vardı ya…

Misafir olarak kaldığım eve bu halde nasıl giderdim. Beni içeri almaya mecbur kaldıklarının yoksa bu halde sırılsıklam birinin temiz halılarını kirletmesine asla izin vermeyeceklerinin ifadesini görecektim yüzlerinde. Başımıza dert oldu diyeceklerdi. Nereden çağırdık diye geçireceklerdi içlerinden. Gidecek başka yerim yoktu. Yoksa kimseye rahatsızlık vermek istemezdim ben. Hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi bu.

Annem açsaydı kapıyı. Sıcak bir çorba yapardı bana. Üzerime battaniye örterdi. Hastalanmamam için yüreğinin çırpındığını hissederdim. Şımarırdım belki. Keyiflenirdim.. Köyde yağmur yağarken yorganın altında ağabeyim ve annemle uyuduğumuz huzurlu saatleri düşünür, kanepenin üzerinde kaçamak bir uykuya dalardım. Yağmur saçaklardan süzülürdü. Ağaçların yeşili koyulaşırdı.

Özgürlük düşleri kuran üzerine bardak kapatılmış bir sinek gibi hissediyorum şimdi. Artık cam duvarlara çarpmaktan yorulmuş, olduğu yerde ölümü bekleyen.

Misafir olduğum eve gidiyordum ama oraya hiç varmak istemiyordum. Korktuğum sahneleri yaşayabilecek gücü bulamıyordum kendimde. Yürüdükçe uzasın istiyordum yollar. Yokuşu çıktım. Cadde boyunca araba galerileri vardı. Elektronik eşya tamircileri sıralanmıştı sonra ve Tahtakale Çin pazarı tabelalı her yüz metrede bir türeyen tozlu dükkanlardan bir tane. Marketler, manavlar, ikinci el eşya satıcıları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Yorulmuş olmama rağmen yol bitsin istemiyordum. Halbuki varmıştım işte, kapının önündeydim. Hemen banyoya soktular beni. Pislik gibi hissetmiştim kendimi. Banyoda yıkanırken öc alır gibi keselemiştim vücudumu. Kıpkırmızı olmuştu bacaklarım. Acaba kanepede uyumama izin verirler miydi? O kadar ıslanmama rağmen hiçbir işimi halledememiştim. Beceriksiz olduğumu düşünebilirdi yeni iş yerim.

Bir an evvel ev bulup misafir olarak yaşamaktan kurtulmalıydım. İstanbul’da ev bulmak yağmurlu bir havada araba bulmaktan daha zordu. Bir mucize olsun diye dua ettim içimden. Bir mucize..Banyodan çıkarken yerleri temizlemek istedim ama tam bitti derken bir saç düşüyordu yere ve yeni baştan su dökmek zorunda kalıyordum. Beş on dakika saçlarla ve sularla uğraştım.

Banyodan çıktığımda, Kezban salonda oturmuş televizyon seyrediyordu. Ona bugün hiçbir işi halledemedim dedim. Yüzüme tepkisizce baktı. kendimi çok kötü hissediyorum dedim. Yine aynı tepkisizlikle karşılık verdi. Keşke konuşmasaydım dedim içimden burada olmasaydım. Sandalyeye oturdum, kanepeyi ve yumuşak battaniyeyi hayal ederek.. bir mucize olsa dedim, bir mucize… Saçlarımdan enseme ve tüm vücuduma dalga dalga uyuşturan bir soğukluk yayılıyordu. Titremeye başlamıştım. Halime bakıp enine çizgileri olan büyük bir hırka getirdi. Çizgiler ayrı renklerdeydi. İç karartıcı renkler. Sandalyenin tepesinde rengarenk hırkaya sarılıp ısınmaya çalışırken eski bir türkü geldi aklıma: “Kadir Mevlam senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme.”

Kezban’ın zoraki merhameti daha çok üşümeme neden olmuştu. Buzdan bir heykel gibi salonun kenarında diğer misafirlere gösterilmek üzere kalakalmıştım. Yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu.

Emel Çarkçı, Ekim 2006





Monolog

28 05 2007

 

     Allah’ım inanamıyorum. Ben artık editörüm. Nerdeyse önümde eğileceklerdi. Peki daha önce tanıdıkları Meral. Onu hiç sevmemişler miydi? Ben kendi başına bir değer değil miydim? Önümde saygıyla eğilirken içlerinden bu yeri hak etmediğimi düşünüyorlardı eminim ki! Onlar gibi pisliğe bulaşmamıştım çünkü. Makyavelci değildim. Amaca ulaşmak için türlü hileler yapmadım. Hesaplarına göre kaybetmiş olmalıydım ya… Yazının devamını oku »








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.