İstanbul’u Dinliyorum – Orhan Veli Kanık Şiiri…

23 02 2009

Ali Rıza Öztürk yorumuyla Orhan Veli Kanık’ın meşhur şiirini dinleyebilirsiniz…





Benim Dünyam – “Bir Orhan Gencebay bestesi”nin ud ve ney’le yorumu… (Bizim kayıtlar’dan…)

22 02 2009

Orhan Gencebay’ın muhteşem eseri “Benim Dünyam”ı ud ve neyle yorumladık… Umarım beğenirsiniz… Klip Ali Rıza kardeşimizden… Bizim kayıtlar‘dan…





Ben topraktan bir canım – Bir “Orhan Gencebay bestesi”nin ud ve ney ile yorumu…

21 02 2009

Bütün besteleri bir başkadır Orhan Baba’nın… Değişik ruh hallerinde, değişik sonuçlar verir, her dinlendiğinde… Tüm şarkılarına aşığım… Benim garip uduma takıldı bu “baba” parçası, Babanın… Kaydettik, biraderimle sağolsun… Zaman sonra da aziz dostum “Neyzen” kardeşim ney üflemiş üstüne… Yine zaman sonra parçanın tadının değiştiğini görüp tekrar okudum… Biraderim de üstüne bir klip yapmış… İşte hikayesi bu parçamızın… Bendeniz dinlemeye doyamıyorum… Siz de beğenirsiniz belki…





Kadın

28 05 2007

 

kadın, arka kapağın
göze ve ziyadesiyle ele yakın
bir kar(l)esidir lakin
üçgendir dilindeki mor dudakların

sevgilim
yalnız fahişeler sana yakın.
ama şaşırdın ! (?)
vakt-i zamanında
her biri mor bir dudakta
diri diri gömüldüler toprağa
onlar da hayatın sıfır noktasında

kadınlar sana uzak
sen fahişelere yakın
bir orospudan doğacaksın
sonra azize doğuracaksın
gözlerinde hüzün yanacak

sen ona ruh o sana beden
olacak.
üstadım öperim ellerinden:
“uzak
ve mai gölgeli bir beldeden
cüda kalarak…”

Semender, Ankara/2007





Şarkısız Anılar

28 05 2007

O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…

Eski bir şarkı çalıyor. “Sakız Hanım ile Mahur Bey” Barış Manço’nun insanı yuvasında hissettiren sesi… Çocukluğumu hatırlıyorum.

Balkonda çiçekler, bahçeli bir ev… Dilim dilim doğranıp mısır ununa bulanmış ve sonra kızgın yağda kızartılmış acı patlıcan kokusu… Köşe başındaki bakkalın sesi “Hüseyin!” üç tekerlekli bisikletle taşınan el süpürgeleri…Her sokakta bir süpürgeci…Süpürgelerin kapatıldığı küçük beton kulübeler.

Huzurluyduk. Çocukluğun büyük dünyası yeterdi avunmaya. Bazen ayı oynatan bir çingenenin peşine takılırdık, bazen pazar yerinin boş tezgahları arasında kuytulara saklanırdık.

Barış Manço’nun şarkıları gibiydi hayat. Domates, biber, patlıcan sesleri yankılanırdı sokaklarda. Kamil Amca’dan süt alırdı mahalleli…Başkasından alırlarsa gönül koyardı sonra Kamil Amca…

Tüllerin ardında, sabun kokan beyaz başörtülü yaşlı kadınlar gizlice seyrederdi gelen geçeni. Naylon sepetlerde çamaşırları intizamla katlı dururdu. Kadınlıklarını çoktan kaybetmiş olsalar da aynaları ve eskimiş cımbızlarını naylon torbalarda çamaşırlarının arasında saklamayı ve arada bir çıkarıp titreyen yansımalarını seyretmeyi ihmal etmezlerdi. Bazen meraklı bir torun bulurdu sırlarını,utanırdılar.

Pencere önünde saatlerce oturup tatlı hayaller kurardım. Bahçemizde dut ağacı vardı. Bakışlarımla yeşil yapraklarında yüzerdim ağacın… Yıldızların ne kadar uzakta olduğunu merak ederdim hep. Bir yıldıza oturup dünyayı seyretmek isterdim uzaktan. Nasıl görünürdü acaba dut ağacı, evler, insanlar…

Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri. Her şey o kadar çok değişti ki! Kamil Amca’nın ölüm haberini aldığımızda hala o mahallede oturuyorduk. Üç tekerlekli bisikletle satılan sütün yerini beyaz minibüsler almıştı çoktan. Uzun korna sesini her salı saat dokuzda duyuyorduk. Artık kimse “sütçüüüü!” diye bağırmıyordu. Dut ağacını da komşunun merdivenine dökülüyor diye budamışlardı. Yapraklara pislik olarak bakan beton kafalılardan nefret ettiğimde on beş yaşındaydım. Selam vermenin tehlikeli olduğu dönemler geldi sonra. Hızla modernleşiyorduk. Sonunda korkularla çevrili koca bir boşluğun içinde bulduk kendimizi…

Sahip olmak mutlu olmaktır sloganıyla ilerliyor, eziyor, kazanıyoruz. Ama bir türlü anılarımızı hatırlatacak şarkılara sahip olamıyoruz… Yıllar geçtikçe değeri artan gerçek sanat eserlerine…

Korkuyoruz. Selam vermek bile tehlikeli artık. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Korku kanımıza işlemiş, betondan binalarımız, demir parmaklıklı pencerelerimiz var şimdi. Kokular ve sesler dünyasına kapalı güvenli hayatlarımız var.

Bu zamanda yaşasaydı Mevlana nasıl bir hayat sürerdi acaba diye düşünüyorum. Mevlana yine Mevlana olur muydu? Kapalı çarşıda raks eder miydi yine? Hayran bakışlarla mı seyrederlerdi onu, yoksa “deli” der geçerler miydi acele bir randevuya yetişirken?

Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri.

O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…

Emel Çarkçı, Sakarya/Mart 2007





Misafir

28 05 2007

Yağmur yağıyordu. Sonsuz bir karmaşanın içine düşmüş gibiydim. Yeni bir işe başlamıştım. Sevmediğim bir iş. Yeni bir ev tutmam gerekiyordu. Dayanabilir miyim tekrar diye düşünürken arabanın biri hızlıca yanımdan geçti ve yolun kıyısında birikmiş olan su başımdan aşağı dökülüverdi. Sırılsıklam olmuştum. Bir cevap gibiydi sanki bu. Alay eder gibi…

Yolda kalmıştım. Otobüsler dolu geçiyordu. Yağmur iyice hızlandı. Cebimdeki az paraya rağmen taksiye bile binmeyi göze almıştım. Ama herkes benden önce davranmıştı işte. Hiçbir arabada yer yoktu. Sahipsiz bir kedi yavrusu gibi terkedilmiş pis bir apartman girişine sığındım. Boyası dökülmüş beton duvarlar ve paslanmış metal bir kapı. Bir şemsiyem bile yoktu. Önümden telaşlı insanlar geçiyordu. Orada öylece dakikalarca durdum. Soğuktan titremeye başlamıştım. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Deli gibi ağlamak istedim. Ağladıkça varlığımı eritsem, kaybolsam bu ağır ve gereksiz yükten kurtulsam dedim. Deli gibi ağlayamamanın ve hayatımı terk edemiyor olmanın çaresizliği içinde o iğrenç yerde yağmur suları ve kanalizasyon deresini seyrederek kalakaldım. Önümden geçen bir genç, yüzünden yağmur damlaları süzülürken, siyah parlak gözleriyle, elimden bir şey gelir mi der gibi yüzüme baktı. kalbimdeki hüznü dayanamayacağım ağırlıkta hissetmeme neden oldu bu bakış. Acınacak bir haldeydim. Ağlamayı geciktiremezdim artık. Hapşırırken burnunu sıkan biri gibi içimde patlardı, ya kalbim dururdu ya beynim. Bulunduğum yerden sokağa fırladım. Bir yandan ağlıyorken bir yandan öfkeyle adaletsiz hayatın üzerine yürüyordum. Sabrım kalmamıştı. iğrenç dünyaya sayıp söverek kanalizasyon karışmış yağmur sularının içine girdim. Otobüs geçse de binmeyecektim artık. Hepsinin canı cehenneme, diyordum içimden. İstanbul’da yaşamakla yaşamamak arasındaki fark ne kadar da belirsizdi. Değersizlik duygusu… yağmurun yağması ve trafiğin sıkışması yetiyordu bunu hissetmeye. Daha birçok şey vardı ya…

Misafir olarak kaldığım eve bu halde nasıl giderdim. Beni içeri almaya mecbur kaldıklarının yoksa bu halde sırılsıklam birinin temiz halılarını kirletmesine asla izin vermeyeceklerinin ifadesini görecektim yüzlerinde. Başımıza dert oldu diyeceklerdi. Nereden çağırdık diye geçireceklerdi içlerinden. Gidecek başka yerim yoktu. Yoksa kimseye rahatsızlık vermek istemezdim ben. Hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi bu.

Annem açsaydı kapıyı. Sıcak bir çorba yapardı bana. Üzerime battaniye örterdi. Hastalanmamam için yüreğinin çırpındığını hissederdim. Şımarırdım belki. Keyiflenirdim.. Köyde yağmur yağarken yorganın altında ağabeyim ve annemle uyuduğumuz huzurlu saatleri düşünür, kanepenin üzerinde kaçamak bir uykuya dalardım. Yağmur saçaklardan süzülürdü. Ağaçların yeşili koyulaşırdı.

Özgürlük düşleri kuran üzerine bardak kapatılmış bir sinek gibi hissediyorum şimdi. Artık cam duvarlara çarpmaktan yorulmuş, olduğu yerde ölümü bekleyen.

Misafir olduğum eve gidiyordum ama oraya hiç varmak istemiyordum. Korktuğum sahneleri yaşayabilecek gücü bulamıyordum kendimde. Yürüdükçe uzasın istiyordum yollar. Yokuşu çıktım. Cadde boyunca araba galerileri vardı. Elektronik eşya tamircileri sıralanmıştı sonra ve Tahtakale Çin pazarı tabelalı her yüz metrede bir türeyen tozlu dükkanlardan bir tane. Marketler, manavlar, ikinci el eşya satıcıları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Yorulmuş olmama rağmen yol bitsin istemiyordum. Halbuki varmıştım işte, kapının önündeydim. Hemen banyoya soktular beni. Pislik gibi hissetmiştim kendimi. Banyoda yıkanırken öc alır gibi keselemiştim vücudumu. Kıpkırmızı olmuştu bacaklarım. Acaba kanepede uyumama izin verirler miydi? O kadar ıslanmama rağmen hiçbir işimi halledememiştim. Beceriksiz olduğumu düşünebilirdi yeni iş yerim.

Bir an evvel ev bulup misafir olarak yaşamaktan kurtulmalıydım. İstanbul’da ev bulmak yağmurlu bir havada araba bulmaktan daha zordu. Bir mucize olsun diye dua ettim içimden. Bir mucize..Banyodan çıkarken yerleri temizlemek istedim ama tam bitti derken bir saç düşüyordu yere ve yeni baştan su dökmek zorunda kalıyordum. Beş on dakika saçlarla ve sularla uğraştım.

Banyodan çıktığımda, Kezban salonda oturmuş televizyon seyrediyordu. Ona bugün hiçbir işi halledemedim dedim. Yüzüme tepkisizce baktı. kendimi çok kötü hissediyorum dedim. Yine aynı tepkisizlikle karşılık verdi. Keşke konuşmasaydım dedim içimden burada olmasaydım. Sandalyeye oturdum, kanepeyi ve yumuşak battaniyeyi hayal ederek.. bir mucize olsa dedim, bir mucize… Saçlarımdan enseme ve tüm vücuduma dalga dalga uyuşturan bir soğukluk yayılıyordu. Titremeye başlamıştım. Halime bakıp enine çizgileri olan büyük bir hırka getirdi. Çizgiler ayrı renklerdeydi. İç karartıcı renkler. Sandalyenin tepesinde rengarenk hırkaya sarılıp ısınmaya çalışırken eski bir türkü geldi aklıma: “Kadir Mevlam senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme.”

Kezban’ın zoraki merhameti daha çok üşümeme neden olmuştu. Buzdan bir heykel gibi salonun kenarında diğer misafirlere gösterilmek üzere kalakalmıştım. Yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu.

Emel Çarkçı, Ekim 2006





Monolog

28 05 2007

 

     Allah’ım inanamıyorum. Ben artık editörüm. Nerdeyse önümde eğileceklerdi. Peki daha önce tanıdıkları Meral. Onu hiç sevmemişler miydi? Ben kendi başına bir değer değil miydim? Önümde saygıyla eğilirken içlerinden bu yeri hak etmediğimi düşünüyorlardı eminim ki! Onlar gibi pisliğe bulaşmamıştım çünkü. Makyavelci değildim. Amaca ulaşmak için türlü hileler yapmadım. Hesaplarına göre kaybetmiş olmalıydım ya… Yazının devamını oku »





17 Ağustos / Alıntılar

28 05 2007

 

Tarih 17 Ağustos 1999. Köydeyim.

-1-

     İnsanlar vardı. Yüzlerini seçemediğim bir sürü insan… Korkudan hareket edemeyen bedenimi kalınca bir kalasın üzerine bıraktım. Yıkılan evin altında hala babaannemle küçük kardeşim çıkarılmayı beklemekteydi. Düşünemiyordum. Ne beynime ne de herhangi bir uzvuma söz geçiremez haldeydim. Anlamsızca etrafıma bakıyordum. Azar azar… Sanki her an kaybedecekmişim gibi tedirginlikle. İncir ağacının geniş yaprakları, toprak yığınına dönen ev, birkaç şaşkın komşu suratı ve annemin kaygılı yüzü… Yazının devamını oku »





Can Suda

28 05 2007

 

                                                                                       Tagore’a

sen

hiç görmediğim toprakların buğusu

benim toprağım unutulmuş ve göğüm bulutsuzdu.

bir gün

yazgının rüzgarlarına takılan kanatlarınla

benim topraklarıma geliyorsun.

gelişin sevinç,

gelişin rahmet…

sen, inceden inceye emdiğim can suyum

benim toprağımda ölmektesin.

ve ben şimdi

sana bütün dünyaların en güzel çiçeklerini sunmak istiyorum…

ne olur

git(me)!

Emel Çarkçı, 2001 / Adı Yok , 21. Sayı





Az Zamanlar

28 05 2007

 

     O kadar az güveniyorduk ki birbirimize kendimize olan güvenimizi dahi sınırlandırıyordu bu güvensizlik. Yüzler var her yerde, beli bükülmüş insanların taşıdığı kayıp suratlar…Zamana kapılıp sürüklenen insan seli. Çoktan unutulmuş ideallerin isteklerin yerinde, çalınmış eksiltilmiş hayatlar var. Yoksulluk sadece maddi şeylerden yoksun bırakmıyordu, hayatının anlamını unutturuyordu insana. Milyonlarca yoksulduk.

     Öylesine yaşıyorduk.kimse izin vermiyordu bir diğerinin “ben varım” demesine. Alışmıştık. “öylesine” yaşamaya alıştırılmıştık.

     İlk gençlik yıllarındaki “ben”i düşünüyorum. O zamanlar taptaze bir heyecen salardı nefesim kokmuş dünyaya. İdeallerime olan inancım kendime olan güvenim eksilmemişti henüz. Ne oldu? Bilmiyorum… Hani uykuya düştüğün anı bir türlü bir türlü hatırlayamazsın ya, tıpkı öyle.

     (İçindeki boşluğa dalmış gözler, sessizlik…)

     Hedefini şaşırmıştı değerler, insan zihinleri değersiz nesnelere takıldı kaldı. Neydi insan? Uzun süre olmuş düşünmeyeli. Toplumca bir girdaba kapılmış yokluğun midesine sürüklenmekteydik. Zaman denilen şey, benden sürekli bir şeyler alarak çoğalıyor. Gittikçe azaldığımı hissediyorum. Öylesine yaşıyor olamazdım. Öylesine yaşamaya devam edemem. İçimden o ilk gençlik yıllarında duyduğum taze heyecan yükseliyor. Şimdi yazmak istiyorum. Ölene dek yazmak…

Emel Çarkçı, 2000 / Adı Yok, 12. Sayı





Hayat ya da Hayal

28 05 2007

 

          Bir özleyişti belki de…

     O eskiyle yeni karışımı evde bir hayal gibi yaşadım. Tıpkı eskiden yaşamış olan insanlar gibi.

     Hayat…

     Ağaçların sesini duyuyorum. Rüzgarın dokunuşlarını ve toprağı. Toprağın sarhoş eden kokusunu sessizliğini… Güneşin sönmeden önce sergilediği güzelliğini seyrediyorum. Ve dinliyorum, sadece dinliyorum.

     Vakit geçiyor. Ben sessizce toprak eve giriyorum. Yüzüme içimi ısıtan bir odun kokusu çarpıyor. Uzaklarda bir yerde garip sesli bir baykuş bağırıyor. Ocağın ışığı duvarda hafif hafif kıpırdamakta. Önce selam ediyorum içeridekilere, sonra çöküp katılıyorum sohbetlerine. Ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Yüzümü dostlara dönüyorum. Ocağın ışığında dudaklarındaki ve gözlerindeki gülümseme aydınlanıyor. Gülümsüyorum…

     Aralarında güngörmüş, yaşını başını almış bir üstâd oturuyor. Kucağında duttan bir bağlama. Yüzü neredeyse yaşadığı her anın bir çizgisini taşıyor… Sesler duruluyor. Sessizlik oluyor. Odada tek ocaktaki odunun çıtırtısı var. Dilleniyor çok geçmeden âşıkların türküsü. “Benim sadık yârim kara topraktır.”

     Hayatı emiyor türkü ve usulca boşaltıyor yüreklere. Tat buluyor gönüller ve hepimizin yüzünde bir gülümseme.

          Belki de sadece bir özleyiştir. Kim bilir?

Emel Çarkçı, 2000 / Adı Yok, 13. Sayı





Bir Yudum Mavi

28 05 2007

 

     Kaygılar ve karanlıklar arasında sıkışmış haldeydim. Yürüyordum. Yokuşun ucuna mavi bir deniz parçası takılmıştı. Yol boyunca ayakkabıcılar, dericiler ve kumaşçılar diziliydi. Boya kokuları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Sahil lokantalarına vardım. Yüzümde denizden gelen serin bir esinti… Ağlamışım gibi. Hafif bir sakinlik duydum. Böyle yürürken rahatça bakamıyorum denize. Kıyıdaki masalardan birine oturdum. “Bi çay alabilir miyim?”

     Sonunda karşımdaydı deniz. Soluk, kıpırtısız bir suluboya resim gibi yerleşmişti göğün mavisine, maviliğin tam ortasına. Nasıl da uzaktı maviden ve nasıl da iç içeydiler. Sise karışmış deniz, bir bekleyişi andırıyordu ve bir varış gibiydi gökyüzü. Bütün bekleyişleri kuşatan. İki maviliği seyrediyordum şimdi.

     Bu derin durgunluğa dalmışken bir karabatağın kafasını yukarı uzattığını fark ettim. Gerginleşen boynuyla sıçrayarak, parlak bir ok gibi suya saplandı. Bir anda yitivermişti denizin derinliğinde. Bu ne cesaretti! Onu kıskandım ve kurtulup kaygılar cehenneminden yaşamanın hayalini kurdum belli belirsiz.

     Gün yavaşça batıya çekilmekteydi. Garson boşalan bardağımı götürdü. Güneşin sessiz yakarışını seyretmeye koyuldum. Yüzünün hüzünlü sarılığını akıtıyordu suya, suyun solgun yüzünde hafif bir kıpırdanış oldu. Kızıl arzusuyla tutunmaya çalışıyordu maviye, soluk parmakları bir türlü yakalayamıyordu göğü. Her geçen saniye gökten çok denize yaklaştığını fark ediyor muydu acaba? Bu hüzünlü tablo huzurluydu da yanı zamanda. Güven veren bir huzur duyuyordum içimde. Rüyada gibiydim. Küçük kara kuşların çıkardığı neşeli seslerle kendime geldim. Artık gitme vaktiydi. Ayağa kalktım. Kuşlara, ağaçlara, göğe ve denize ne kadar mucizevi olduklarını düşünerek gülümsedim. Hafiflemiş yalnızlığımı sırtlanıp, Beyazıt’a varan yokuşa doğru yürümeye koyuldum. Az ileride arzulu dallarıyla uzanan ağaçlar durmaktaydı. Ve daha da duracaklarmış gibi.

     Yüzümde güneşin sevecen elleri…

Emel Çarkçı, Şubat 2001/İstanbul (Adı Yok’ta yayımlanmıştır.)





Yalan (Yaralı Kalbim) – “Hatırla Sevgili” dizisinden…

23 04 2007

Yalan(Yaralı Kalbim), Hatırla Sevgili dizisinden harika bir eser daha…


Söz : İbrahim Karaca
Müzik : Kemal Sahir Gürel
Solist : Atakan Akdaş

YALAN (YARALI KALBİM)

Ağla yaralı kalbim hepsi yalan
Ağla bir avuç küldür elde kalan
Yaralı, yaralı, yaralı kalbim.

Dokunduğun el yalan, sakındığın gül yalan
Sel akar kum olur, geriye kalan

Artık savrulup gitsen de rüzgara
Ağla, mazidir şimdi senin olan
Yaralı, yaralı, yaralı kalbim..

Ağla yaralı kalbim hepsi yalan
Ağla bir avuç küldür elde kalan
Yaralı, yaralı, yaralı kalbim.

Hatırla Sevgili dizi müziklerini hazırlayan ekipten Kemal Sahir Gürel’le yapılan ropörtajı okumak için TIKLAYINIZ…





Huzurun Sesi

15 04 2007

 

huzurun kanat çırparkenki sesini duyanınız var mı?

ya o süzülüşündeki dinginliği göreniniz
ses sınırının aşıldığı yerdir orası ve hareketler, insanı yavaş yavaş kendinde kaybeder.

tebessümlerin güller kadar yavaş açıldığı yerdir ve “an” alabildiğine genişlemiştir.

orada, o gülün açılışında yavaş yavaş seyretmek kendini…

orada kaybolmak, bulunmak istemeyerek…

nasıldır bilir misiniz?

ve nasıl bağımlıyım ben ona şimdi, nereye kaçayım ayağımın bastığı her yer sürgünümü perçinlerken ve ne yapmalıyım huzurun sesine olan inancımı yavaş yavaş kaybederken.

inancım, ses duvarının “hızla aşıldığı” yöne doğru kayarken ne yapmalıyım da bir tebessümde kaybetmeliyim ruhumu…
imkansızın içimde yankıyan sesi yüzüme çarpa çarpa yükseliyor…

artık hiç bir şey yazılası değil.

semender





Şiirler 2

15 04 2007

 

PALYAÇOLAR AĞLAMAZLAR

kalk ayağa, palyaçolar ağlamazlar

çocukların düşlerine gülüşler ekmelisin

bu rengîn elbiseni çıkar ağlayacaksan

seni bilen böyle bilsin

TENİMİN ÇOCUKLARI

tebessüm zannetme yüzümdekileri

hicranın ateşten çukurlarıdır

mutluluk değmemiş ellerine

tenimin yetim çocuklarıdır

SANCIDAN KANATLAR

ayağı kırık güvercin uçarken özgür

çünkü dünya gözden düşmüştür

kuşlar gibi…

fakat onlar sancıyla uçmaktadırlar

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN GEREKLİLİĞİ

sevgili,ince sabahlar gibi sarmalı yüreğimi

renginde perde perde bir tomurcuk açmalı

ıslak kokularla tutmalı bileğimi

ben gülde ararken o sümbüle kaçmalı

konuşurken kuşlar yükselmeli içimde

kanat sesleri gelmeli göğüs kafesimden

ufukları fark edince gözbebeklerinde

bahsetmeliyim ona kuşlardan ve sesinden

akşam vurunca sularla cama

sevgili ağlamasın görmek istemem

hüzün kokar ayrılığın gülleri ama

sevgili yanağına yakışmaz şebnem

BERABER VERELİM GÜLLERE İSMİNİ, SEN DAHİL HİÇBİRİ AYRI KOKMASIN

adını ne bilsin gecemi bilmeyen

hem soramam onların gözleri AYDIN,

umut nasıl tatlı, umut ki bitmeyen…

sengözlerine değsen inan solardın

adını ne bilsin gecemi bilmeyen

semender