aslında haşim’in o belde dediği yer olsa olsa cennettir ve şair cenneti dünyada bulamamanın ıstırabını çekmektedir. üstelik ordaki sevgilisi hayal ettiği eşidir ve de diğer kadınlar belki hurilerdir. “şair ister bilerek, ister bilmeyerek mutlak hakikati arayan kişidir” der necip fazıl poetikasında. haşim’in garip durumu da bunun en güzel örneği olsa gerektir.(Ali Rıza, 13.Aralık.2006)
Denizlerden
Esen bu ince hevâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana, yalnız bir ince taze kadın
Bana, yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende bende bir mana!
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istîtâr ü istiğnâ.
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yı ruhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz…
O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde daima ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşîredir veyahut yâr;
Dilde tenvîm-i ıztırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahut,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifham.
Onların ruhu şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdi sükûn u samtı arar;
Şu’le-i bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine.
O kadar nâtuvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i la’l ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine..
O belde
Hangi bir kıt’a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâl-i hülya mı?
Bilmem. yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı…
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed, bu yerde mahkumuz…
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE:
Denizlerden esen ince hava saçlarınla eğlensin. Hasret ve gurbet
melaliyle akşam ufkuna bakan bu gözlerinle, bu hüznünle bilsen sen ne
dilbersin!
Ne sen, ne ben, ne de güzelliğinde toplanan bu akşam, ne de fikrin
elemlerine bir liman olan bu mavi deniz, MELALİ ANLAMAYAN NESLE AŞİNA DEĞİLİZ!
Sana yalnız bir ince taze kadın, bana yalnızca eski bir budala diyen bugünkü
insanlık, bu sefil iştiha, bu kirli bakış, bulamaz sende bende bir mana, ne bu
akşamda ince bir gam, ne de durgun denizde bir kırgın gizleniş ve umursamazlık
titreyişi.
O belde? Bakir hayal bölgelerinde durur; mavi bir akşam daima üstünde
dinlenir, eteklerinde deniz ruhlara bir uyku sessizliği döker. Kadınlar orda
güzel, ince, saf, geceye bağlıdır, hepsinin gözlerinde senin hüznün var, hepsi
kız kardeş yahut sevgilidir; dudaklarındaki ağlayışlı öpüşler, yahut, o
gözlerindeki mavi soru sükutu gönülde acıları uyutmasını bilir. Onların ruhu
kızgın akşamdan kesif menekşelerdir ki durmadan sükûn ve sessizliği arar; ayın
hüznünün ışıksız parıltısı sanki yalnız ellerine sığınmış. O kadar çelimsiz
ki, ah, onlar, onların dilsiz ve ortak hüzünleri, sonra dolgun akşam, o hasta
deniz, hepsi o yerde birbirine benzer.
O belde hangi hayali kıtada? Hangi uzak
nehirle sınırlı? Bir yalan yer midir veya mevcut? Fakat bulunmayacak bir hulya
sığınağı mı? Bilmem.. Yalnız bildiğim sen ve ben ve mavi deniz ve bu akşam ki
bende hüzün ve ilham tellerini titretiyor, uzak mavi bir ülkeden ayrı kalarak
bu yerde bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkûmuz…
_______________________o______________________
mektup benim her şeyimdir yazı türleri içinde. çünkü hem sıcaktır mektup, hem de doldurabilirseniz içini ortaya güzel bir “minik eser” çıkıverir.
gelelim günün şiirine ve onun garip şairine:
”o belde” adlı şiir, ahmet haşim ustanın bütün şiirlerini silip süpürecek kadar şairinin hayata bakışını anlatan bir şiirdir. ahmet haşim, fecr-i âtî edebiyatının en önemli şairidir kaynaklarda. ancak bence bu övgü yeterli değildir. zira bana göre fecr-i âtî adlı edebi akımın varlık sebebidir o. türk edebiyatında tek bir kişiye edebi dönem verilmesinin haşim dışında örneği de yoktur. belki mehmet akif ersoy ( R.A.) için -milli edebiyatın içinde serbest duruşludur- bu payeden bir miktar söz edilebilir. haşim’in yanına birkaç kıytırık isim koyarak -o da düzyazıda- dönemi kapatmışlardır. halen ordu lisesi’nde edebiyat muallimi olan, köyümün 8 tane edebiyat öğretmeninin pîri / üstadı durumundaki sevgili ağabeyim caner akyurt’a bir gün şöyle bir soru yöneltmiştim: eğer sen dindar bir insan olmasaydın, favori şairin kim olurdu? cevap kesinlikle haşim’di. maalesef haşim’de din yoktur. onu üstün kılan yegane iki şey vardır: bir dindarda olması gerekecek kadar büyük bir hüzün ve şairanelik. bu nedenledir ki, o belde şiirini ben iki kısım olarak ele alırım. bunlardan biri, hayranlık duyduğum hüzün kısmı, bir diğeri de şairin kendi hayal dünyasını ilgilendiren kısım. bendeniz bu şiirin hüzün mısralarının birçoğunu gayr-i ihtiyârî ezberlemiştim vaktiyle. hala da terennüm eyler dururum.
haşim’in o güzel mısralarına geçmeden önce çok kısa bir dedikodusunu yapacak olursak, kendisini çok çirkin görmesiyle ve sevgilisinin olmamasıyla meşhur ve de hastalıklı bir kişiliğe rastlarız. aslında onun da hayatında birkaç kadın olmuştur ama asla istediği sevgi ya da sevgiliyi bulamamanın üzüntüsü ve ümitsizliği, şiirinin belki de asıl konusudur. evet, zaman zaman insanı karamsarlığa sürükleyecek kadar ümitsizdir o. bu nedenle de; olan bitenin çırçıplak ortaya döküldüğü realiteden sürekli kaçmış ve hayale, hayalin hüznüne, hüznün en saldırgan saati olan akşam vaktine sığınmıştır. acı ve sıkıntı içinde bir hayat sürdürmüştür.
”imandır o cevher ki, ilahi, ne büyüktür
imansız olan paslı yürek sinede yüktür” diyen akif, haşim gibilerin düştüğü acı durumu ne güzel de anlatmıştır.
şiirin günümüz türkçesiyle verildiği nesrinden de anlayacağınız üzre, şiirde, hayal ürünü bir beldeden bahsedilmekte, orada kadınların, gerçekte olanların aksine, ne kadar da masum, ince, huzur veren yaratıklar olduğu vurgulanmaktadır. aslında haşim’in o belde dediği yer olsa olsa cennettir ve şair cenneti dünyada bulamamanın ıstırabını çekmektedir. üstelik ordaki sevgilisi hayal ettiği eşidir ve de diğer kadınlar belki hurilerdir. “şair ister bilerek, ister bilmeyerek mutlak hakikati arayan kişidir” der necip fazıl poetikasında. haşim’in garip durumu da bunun en güzel örneği olsa gerektir.
o belde’de dört tane olmazsa olmaz vardır: “sen, ben, güzelliğini sana borçlu olan akşam vakti, düşünce elemlerine bir sığınak olan mavi deniz…” bu dörtlü varsa şair cennettedir adeta. ama bu şiirde beni asıl vuran mısralar bundan sonra geliyor. bu dörtlünün tamamının ortak paydası, “melâli anlamayan nesle aşina değiliz” mısraıdır. bu mısra, bel ki mısra-ı bercestedir. bu kadar güzel mi anlatılır hüznün üstünlük taşıyan güzelliği? inanılmaz derler ya, öylesine güzel bir sözdür bu. benim, cumhuriyet öncesi ve cumhuriyetin ilk yılları türk edebiyatında en çok sevdiğim şey, bugünden yüz yıl önce yazılmış bir şiirin ya da mısranın, taşıdığı anlamı hiç mi hiç kaybetmeden, bugüne de hitap ediyor olmasıdır ki, bugün de ben ve benim gibi düşünen az sayıdaki insan “melâli anlamayan nesle aşina değiliz”dir. cumhuriyetin nimetlerinden yararlanmayı bir kenara atıp; ilericiliği batı özentisi sanan zavallı ama zalim anlayışlar bomboş, kupkuru, kişiliksiz, duyarsız, yabancılaşmış bir nesil yaratarak öz kültüre en ağır darbeyi indirmişler; kendi yarattıkları bu zalim ve her şeyi tüketen neslin geldiği saldırgan, laf anlamaz, aptal duruma şaşkınlık ve çaresizlik içinde kayıtsız kalmışlardır. değer yargılarını kaybetmiş bu neslin her yaptığını normal göre göre, normal düşünenlere anormal muamelesi yapan bir toplumun bugünkü ahlaki çöküşünün ilk sinyallerinin verildiği bir dönemde yazıldığı belli olan bu mısraları, bu yüzden çok seviyor ve önemsiyorum. bir miktar hüzünlenip gözyaşı bile dökemez olmuşuz, taşa dönmüşüz zamanla. farkında olmadan beynimizi, ruhumuzu, erdemlerimizi satmışız zamanla. en acısı da kutsalımızı koruyamamışız. topluma -birtakım korku filmlerinde olduğu gibi- tarifi muhal ve inanılmaz bir hızla yayılan bir virüs bulaşmış adeta. bu virüsü kapmayan az sayıdaki insan da haşim’in dediği gibi aşağılanmış hep:
“sana, yalnız bir ince, taze kadın
bana, yalnızca eski bir budala
diyen bugünkü insanlık
bu sefil iştah, bu kirli bakış
bulamaz sende bende bir mana” derken, bırak onlar bulmasın bir mana diye haykırır sanki şair. bir anlam veremesin onlar der gibi…
fakaaat! haşim kaybedenlerden olmuştur sonunda. çünkü ne “o belde” vardır, ne de o sevgili. ne güzelliğini sevgiliden alan akşam vakti, ne de mavi deniz… işte en acısı da budur. kazanan yine şeytanın askerleridir dünyada! çünkü dünya -kelime anlamıyla bile- alçaktır! realitesi acıdır dünyanın. çirkindir. çirkinliklerin kol gezdiği cehennemdir dünya hayatı. o yüzden şair, acı bir feryatla:
“uzak ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak, bu lanet yerde, bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkumuz” der.
hayır! akif öyle demez:
“ey dipdiri meyyit! iki el bir baş içindir
davransana, eller de senin, baş da senindir!” der.
“ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun
ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!” der.
“âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak,
alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!” der.
”karşında ziya yoksa; sağından, ya solundan
tek bir ışık olsun buluver… kalma yolundan!” der.
”alemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!” der…
der, der de; kolay değildir ki kalkmak. nefis kalır mı şeytanın emrinden geri. keşke “o belde” diye bir yer olsaydı. olmadığına göre, keşke melâl denizinde yıkanan bir neslimiz olsaydı. olmadığına göre, keşke ümide sımsıkı sarılanlardan olsaydık…
“ya hamiyyetsiz olsaydım, ya param olsa idi” demişti akif. seyfi baba’yı hasta yatağında ziyarete gidip ona üç beş kuruş harçlık vermek isteyince elini cebine atmış, para bulamamıştı. şimdi ben de bir başka açıdan o duyguyu yaşıyorum…
ben, ne mi derim: kâh haşim gibi o belde’ye kaçar hayalle yaşarım. kâh akif gibi haykırır ve çabalarım. bu ikisinin ortası da necip fazıl’dır zaten…
Ali Rıza, 13 aralık 2006
ideal dünyanın arzulanışını üç farklı şekilde görüyoruz: idealin gerçekten tamamen ayrı hali, gerçeği ideale dönüştürme çabası, gerçek ve idealin ezeli çatışması.
üç ayrı bakış açısı, bu üç şairle ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. yüreğinize sağlık…
hocam Haşim in karamsar yapısı psikolojik mi dünya dan mı kaynaklanıyor acaba?
Bildiğim kadarıyla da kendiyle pek barışık biri değil ama sanırım karamsar ruh u şiirlerine anlam katmıs galiba kafasında hayal ettiği baska bir dünya daha var Haşim çok bilinmeyenli denklem gibi…
merhabaaaaaaaa ben betüllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll bu şiiri hiç begenmedim
arkadaşlar bence de haşim in bu düşünceleri karamsarlığından dolayı oluyor