kadın, arka kapağın
göze ve ziyadesiyle ele yakın
bir kar(l)esidir lakin
üçgendir dilindeki mor dudakların
sevgilim
yalnız fahişeler sana yakın.
ama şaşırdın ! (?)
vakt-i zamanında
her biri mor bir dudakta
diri diri gömüldüler toprağa
onlar da hayatın sıfır noktasında
kadınlar sana uzak
sen fahişelere yakın
bir orospudan doğacaksın
sonra azize doğuracaksın
gözlerinde hüzün yanacak
sen ona ruh o sana beden
olacak.
üstadım öperim ellerinden:
“uzak
ve mai gölgeli bir beldeden
cüda kalarak…”
Semender, Ankara/2007
Edebiyat muallimi olmanın en zor yanlarından biri de “Hocam şiirime bir baksanız, olmuş mu?” tarzında, insanı alabildiğine kasan sorulardır. Bu sorulara muhatap olduğunuzda, iki taraflı düşünmek zorunda kalırsınız: Hem muhatabınızın şiir yazma isteğini/istîdâdını köreltmemelisiniz; hem de olabildiğince dürüstlükten kopmamalısınız… Benim için ciddi sıkıntı olmuştur bu çatışma… Bu sıkıntıyı aşmanın -bana göre- en ideal yolu, “şairanelik” vurgusudur. Üstelik bu vurgu son derece dürüst olmanızı da sağlar. “Şairanelik” ya da günümüz tabiriyle “şiirsellik”; en kısa/en kolay tanımıyla, sözü herkes gibi değil de, “şair gibi” söylemektir. Sanatlı söz söyleyebilmektir bir bakıma…
Onca şiir yazan insanın şair olamaması, sadece medyatik olamamasıyla açıklanamaz. Yazılan şeyin içindeki şairanelik eksikliği, bence, birinci sebeptir. Bana şiirini sunan kim olursa olsun, ilk eleştirimde, yakalayabildiği şiirselliği mısra mısra söylerim. Bu mısraları artırabildiği oranda, yazdığı şeyin “şiir” olabileceğini vurgular; asla vazgeçmemesini salık veririm. Çünkü bana göre, Allah tarafından verilen yetenekler geliştirilmelidir. Bu nedenle şairlik, ağır işçilik/çiledir. Mısraların; hatta kelimelerin çilesi çekilmeyecekse, şairaneliğe de ulaşılamaz. Ya da birkaç mısrayla sınırlı kalır şiirsellik…
Sözü daha fazla uzatmadan, bu genel bakıştan sonra, semender dostun son şiirine özelde bir eleştiri yazmaya çalışayım:
Bu şiirle kendini aştığını/şairaneliği tüm şiire -büyük oranda- yayabildiğini, mûcib-i hayranlıkla görmüş oldum. Hem tebrik, hem de böyle bir paylaşımdan dolayı teşekkür ediyorum. İnşallah bu güzellik artarak devam eder. Tabî ki eksikler olacak. Ancak daha önceki şiirlerinin serüvenini de -çoklukla- bildiğimden, geldiğin noktayı şaşkın bir mutlulukla seyrediyorum. Şaşkınlığım, genel bakışımdaki düşüncelerimin doğrulanmasından kaynaklanıyor. Zira bunu ilk kez bu denli net görmeme vesile oluyorsun. Bu sebeple, yapılan paylaşım, benim için daha da önemli/kıymetli oluyor…
Edebî olarak baktığımda tek yapabileceğim eleştiri; anlam bakımından, şiirin ilk iki bendinin çok ağır, son iki bendinin ise -tam aksine- çok hafif olması. Aslında “çok hafif” dediğim bentler, ilk iki bende göre hafif. Özellikle ilk bentte İkinci Yeni’nin serkeşliği tam oturmuş. Oldukça fazla anlama çabası gerektiren ilk mısralarda, başka bir güzelliği şimdi keşfediyorum: Söylenen sözler, içerdiği anlam kadar hoyrat olmuş! Bu da bir başarı aslında. Ancak ben yine de -anlama çabası mutlaka gerektirmekle birlikte- daha fazla ipucu olsun isterdim. Tabî ki seviyeyi düşürüp, anlama çabasını ortadan kaldırmadan… Zor fakat güzel bir çaba olur diye düşünüyorum.
İki adet telmih, harika görünüyor şiirde: Biri Haşim’in “O Belde”sine, diğeri Ahmet Altan’ın denemesindeki o müthiş cümleye (Bir azizeyi orospu yapar aşk, ve bir orospuyu azize!) gidiyor…
Ne diyeyim, ben bu şiiri çok sevdim. Çok duygulandım/gurur duydum… Son olarak, ilk bentle ilgili yaptığım eleştiriye rağmen, bu tarzı bir süre devam ettirmenin gerektiğini düşünüyorum. Bunun nedeni, emanetten asalete geçiştir. Yani bu tarzı iyice oturtup, söylemek istediğim -belki dağınık ifade ettiğim- noktaya gelebileceğini düşünüyorum. Tekrar teşekkür ediyor, paylaşımlarını özlemle bekliyorum… Allah yüreğine coşku versin dost…
“Şiir, anlaşılmamak için yazılır.” sözünü hatırladım şiirinizi okurken. Bilinç akışı yöntemiyle birbirini çağrıştıran sözcüklerin sıralanmasını esas alır bu görüş. Eğer bu görüşteyseniz, başarılı olmuşsunuz. Defalarca okumama rağmen şiiriniz anlaşılamadı.
Yazan kişinin bir şeyler anlatmak istediğine inanırım. Söyleyecek bir sözü olduğunu, anlaşılmak ya da hissedilmek ihtiyacı duyduğunu düşünürüm. Birinci yeni ve ikinci yeni arasında, her ikisinin de özelliklerini taşıyan üstad Attila İlhan’ı son elli yılın en önemli şairi olarak kabul ederim.Bu açıdan bakarak şiir hakkında kendimce bazı yorumlarımı paylaşmak istedim.
Şiirinizde “fahişe” ve “orospu” sözcükleri özellikle kullanılmış gibi. yani şiir yazmadan önce bu kelimeleri kullanma kararı almışsınız sanki. Bu sözcükler şiirdeki diğer sözcükleri baskı altına almış. Bu da şiirin bütünündeki güzelliği algılamamızı engelliyor. Keskin ifadeler, bazı ayrıntılarla desteklenseydi şiirin daha çok hissedilmesini sağlardı sanırım.
Şiirde orijinal ifadeler kullanmanız zenginlik oluşturmuş.”mor dudaklar”,”hayatın sıfır noktası” bunlardan bazıları.
Şiirin barındırdığı güzelliği hissedebilmek için müziğin sesini biraz daha açmanızı rica ediyorum.
Çabanızın sürmesi dileğiyle…
tenkid, “alınabilir/aranabilir” olana yöneltilen bir bakıştır bence ve güzeli aramak arzusu çıkış noktasındadır. yorumlarınızın bu şi’ar temel alınarak yapıldığına hiç şüphem yok. hatta “aranmaya değer” bulduğunuz için teşekkür etmeliyim.hocam, şiirin ikinci yeniye yaklaşma kaygısı yönündeki eleştiriniz şekil açısından doğrulanabilir yalnız, amaç çok farklı yöndedir. ikinci yeninin insan ve kadın anlayışı- anladığım kadarıyla- metaya indirgenmemiş olmaklığıyla, haşim’in şiiri ve benim şiirim noktalarında ara konuma sahiptir.onda masumiyetini ebediyyen koruyacak olan hayali sevgililer bulamayız -”aramalı mıyız?” da tartışılabilir- şiir anlayışı “insanı insanda keşfetmek” üzerine oturtulmuştur ve duyguya verilen değer şehvetle harmanlanmıştır – öyle ya, sevgilinin saçlarının bunca uzaması boşuna değildir. yukarıdaki şiir ise kadını meta derekesine indiren anlayışla hesaplaşmak noktasında haşim’in ebediyyen temiz sevgilisini, ikinci yeninin şekil anlayışından yola çıkarak aramak niyetindedir. sürrealist öğelerin varlığı hakkındaki eleştiri ise şöyle cevaplanabilir; yaşadığımız zamanın dayattığı gerçeklik anlayışı, bize gerçek olarak gösterilenlerin paralelinde gelişmektedir. burada bir dayatma söz konusudur. öznenin varlığı öne çıkarılan imgelerle sağlanmaktadır. ben bu noktada “hakikati” aramak niyetindeyim. gösterilen/dayatılan imgenin arkasına, dayandığı temele, vermek istediği manaya ve oluşturulmaya çalışılan gerçek anlayışına karşı-duruş olarak anlaşılırsa şiirin gerçeküstücü olarak isimlendirilmesinde beis yoktur hatta “gerçeköteci” olarak bile anılabilir. ama bilinç altını öne çıkartmak gibi bir amacım sözkonusu değildir. amaç, oluşturulan bilinç altını değiştirmeye belki içini boşaltmaya ve hakikate ulaşmak adına yeniden doldurmaya yönelmiştir denilebilir. son olarak şiirdeki “fahişe” ve “orospu” kelimelerinin şimdiye kadar onlara baktığımız yerden değil de maddeye indirgenmiş -birileri tarafından öyle anlaşılmaları istenmiş- kadınlar olarak bakarsak bizde yaptığı çağrışım “temizlenilebilir” yönünde gelişerek hüzünlerini anlamamıza vesile olacaktır. emel hocamın ifade ettiği keskin söyleyiş okuyanın zihninde kelimeyi parlatmak( molotof kokteyli düşünün) içindir ve ayrıntıdan yoksun olduğu doğrudur, umulur ki düzeltebileyim.
şiiri eleştiriye değer bulduğunuz için tekrar çok teşekkür ederim. çok mutlu oldum, umarım yazıda bir densizlik etmemişimdir. hoşçakalın.
Semender dostu tebrik ediyorum öncelikle,
Ne bir “edebiyatçı” olarak bakabiliyorum şiire ne de “sıkı” bir okuyucu olarak.Ancak dost olarak kabul görünürsem dost olarak bakabiliyorum ve şunu görüyorum “ben sizi anlıyorum üstad” kelimelerinizde tam olarak neler söylemek istediğinizi anlayabiliyorum bu sebeple şiirinizi oldukça beğendim.
Ali rıza hocama katılıyorum ve çok güzel bir yorum yazmışlar.ve hocam bize semender dostumuzun daha güzellikler sunacağının haberini veriyor seviniyoruz.
Fakat Emel hocama katılamıyorum,eğer şair’in “anlaşılmamak ” için yazıyorsa ve bunu özellikle istiyorsa fakirce bu eski ve yeni dönemde çok net olarak görülebilir gibi geliyor.
Örneğin Sezai KARAKOÇ’un ping pon masası adlı şiir ;
Öküzün gözü veya dananın kuyruğu
Kadifekale veya Sen nehri
Ha Sezai ha ping-pong masası
Ha ping-pong masası ha boş tüfek
Bir el işareti eyvallah ve tak tak
Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi
Ne kadar güzel ne kadar sıcak
Tak tak tak tak tak tak tak
Monna rosa’nın eğer ping pong şampiyonu olduğunu bilmesek pekte açık bir şiir olarak gelmiyor bana,yakın bir dönemde ögrendim monna aynı zamanda ping pong şampiyonu olduğu ve şimdi Sezai karakoç’u net anlıyorum.Bu şiiri yazarken “anlaşılmak istemiyorum” düşüncesiyle yazdığını hiç zannetmiyorum.Bence yaşadıkları ışıktı eserine.
Keza aynı durum Atilla İlhan’da karşıma çıkıyor ;
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Atilla İlhan burada ne demek istediğini pek anlamış bulunmuyorum (belki ben anlamıyorum ) ama yine şair özellikle anlaşılmamak için yazdığını zannetmiyorum.
Aynı durum Bekir Sıtkı’nın Marya’sında yokmu ?
“Hiçbir şey düşünmek istemiyorum,
hiçbir şey
Ama dördüncü tarassut kulesinde
Bir şüpheli sinyal var”"Bekir Sıtkı Erdoğan (Marya)
Şunu anlamış bulunurum bu tarz şiirlerde şair’in hayatı veya yaşadıkları aslında şiiri özetliyor veya anlaşılabilir hale getiriyor o sebeplidir ki özellikle şairlerin ve yazarların hayatları ve mektupları sevenleri tarafından çok önem vererek takip edilip okunuyor.
Söylemeye çalıştığım şairler ve yazarlar kendi duyğularını yanstıyor ,bazen gayet açık bazen kapalı…
İnşallah söylemeye çalıştığım yanlış anlaşılmaz.
Sevgi ile dua ile
Vesselam
Lâlezar Çelebi
cevap: “anlaşılmamak için yazmak” ikinci yeni şiirinin esasını oluşturur.Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel bu görüşü benimseyenlerdendir. Bilinç akışı yöntemi de ikinci yeniye aittir.
Attila İlhan ve Bekir Sıtkı zaten bu görüşe katılmazlar. O yüzden şiirleri daha “hissedilebilir” dir. Tamamen açık olmamakla birlikte “hissedilebilir” şiirler yazmışlardır.
Eleştirilerimi bu bilgiler ışığında değerlendirirseniz sevinirim.
Oncelikle “şiir” hakkında (yukarıdaki metni kastetmiyorum) konuşma edebsizliğini göstermeyeceğim. Zira ben min gayri haddin diye başlanan cümlelerin ardında vahşi bir enaniyet okudum yıllarca… Sadece yorumlardan birindeki bazı cümleleri sorgulamak isterim. “Anlaşılmamak için yazmak” İkinci Yeninin nesini oluşturur bilmem ama ben Karakoçta, Canseverde anlaşılmayan bir cümleye rastlamadım. Ha diyeceksiniz ki Eceyi nereye oturtalım o zaman? O zaten kendi okuyucusun dışındaki okurlara kapalıdır. adeta arkaik bir dilin iki uzman tarafından anlaşılması gibi. yani o anlaşılmayan bir dil değil bizim anlamadığımız bir “dil”dir. Bildiğim kadarıyla İsmet özeli ikinci yeniye dahil etmezler. Yani kendi de böyle düşünüyordu en son. fikrini değiştirmediyse. Bilinç akışı yöntemi sanırım ikinci yeniye ait değil J.Joyce çıkışlıdır. İkinci yeni o tekniği iyi kullanmıştır.
Attila ve B.Sıtkıya gelince, niçim bir şiirin değeri anlaşılması ya da hissedilmesine oturtulmaya çalışılır anlamam. (sadece ben değil pek çokşiir teorisyeni de anlamaz.) yani açık ya da kapalı (ne demekse) şiir yazmak iyidir/kötüdür demek: Beşiktaş Feneri yener demek gibi bir şey olsa gerek. Diye düşünüyor ve ekliyorum: Rahmetli hocam derdi ki : Oğlum sen işini yap! bu da Semender’e olsun…