
O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…
Eski bir şarkı çalıyor. “Sakız Hanım ile Mahur Bey” Barış Manço’nun insanı yuvasında hissettiren sesi… Çocukluğumu hatırlıyorum.
Balkonda çiçekler, bahçeli bir ev… Dilim dilim doğranıp mısır ununa bulanmış ve sonra kızgın yağda kızartılmış acı patlıcan kokusu… Köşe başındaki bakkalın sesi “Hüseyin!” üç tekerlekli bisikletle taşınan el süpürgeleri…Her sokakta bir süpürgeci…Süpürgelerin kapatıldığı küçük beton kulübeler.
Huzurluyduk. Çocukluğun büyük dünyası yeterdi avunmaya. Bazen ayı oynatan bir çingenenin peşine takılırdık, bazen pazar yerinin boş tezgahları arasında kuytulara saklanırdık.
Barış Manço’nun şarkıları gibiydi hayat. Domates, biber, patlıcan sesleri yankılanırdı sokaklarda. Kamil Amca’dan süt alırdı mahalleli…Başkasından alırlarsa gönül koyardı sonra Kamil Amca…
Tüllerin ardında, sabun kokan beyaz başörtülü yaşlı kadınlar gizlice seyrederdi gelen geçeni. Naylon sepetlerde çamaşırları intizamla katlı dururdu. Kadınlıklarını çoktan kaybetmiş olsalar da aynaları ve eskimiş cımbızlarını naylon torbalarda çamaşırlarının arasında saklamayı ve arada bir çıkarıp titreyen yansımalarını seyretmeyi ihmal etmezlerdi. Bazen meraklı bir torun bulurdu sırlarını,utanırdılar.
Pencere önünde saatlerce oturup tatlı hayaller kurardım. Bahçemizde dut ağacı vardı. Bakışlarımla yeşil yapraklarında yüzerdim ağacın… Yıldızların ne kadar uzakta olduğunu merak ederdim hep. Bir yıldıza oturup dünyayı seyretmek isterdim uzaktan. Nasıl görünürdü acaba dut ağacı, evler, insanlar…
Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri. Her şey o kadar çok değişti ki! Kamil Amca’nın ölüm haberini aldığımızda hala o mahallede oturuyorduk. Üç tekerlekli bisikletle satılan sütün yerini beyaz minibüsler almıştı çoktan. Uzun korna sesini her salı saat dokuzda duyuyorduk. Artık kimse “sütçüüüü!” diye bağırmıyordu. Dut ağacını da komşunun merdivenine dökülüyor diye budamışlardı. Yapraklara pislik olarak bakan beton kafalılardan nefret ettiğimde on beş yaşındaydım. Selam vermenin tehlikeli olduğu dönemler geldi sonra. Hızla modernleşiyorduk. Sonunda korkularla çevrili koca bir boşluğun içinde bulduk kendimizi…
Sahip olmak mutlu olmaktır sloganıyla ilerliyor, eziyor, kazanıyoruz. Ama bir türlü anılarımızı hatırlatacak şarkılara sahip olamıyoruz… Yıllar geçtikçe değeri artan gerçek sanat eserlerine…
Korkuyoruz. Selam vermek bile tehlikeli artık. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Korku kanımıza işlemiş, betondan binalarımız, demir parmaklıklı pencerelerimiz var şimdi. Kokular ve sesler dünyasına kapalı güvenli hayatlarımız var.
Bu zamanda yaşasaydı Mevlana nasıl bir hayat sürerdi acaba diye düşünüyorum. Mevlana yine Mevlana olur muydu? Kapalı çarşıda raks eder miydi yine? Hayran bakışlarla mı seyrederlerdi onu, yoksa “deli” der geçerler miydi acele bir randevuya yetişirken?
Penceresi karşı apartmanın duvarına bakan bu karanlık odadan hayal ediyorum o güzelim günleri.
O günleri düşündükçe mutluluğa inanıyorum. Bir müzikaldeki gibi bütün dünyanın aynı anda dans edebileceğine…
Emel Çarkçı, Sakarya/Mart 2007

Son Yorumlar