
Yağmur yağıyordu. Sonsuz bir karmaşanın içine düşmüş gibiydim. Yeni bir işe başlamıştım. Sevmediğim bir iş. Yeni bir ev tutmam gerekiyordu. Dayanabilir miyim tekrar diye düşünürken arabanın biri hızlıca yanımdan geçti ve yolun kıyısında birikmiş olan su başımdan aşağı dökülüverdi. Sırılsıklam olmuştum. Bir cevap gibiydi sanki bu. Alay eder gibi…
Yolda kalmıştım. Otobüsler dolu geçiyordu. Yağmur iyice hızlandı. Cebimdeki az paraya rağmen taksiye bile binmeyi göze almıştım. Ama herkes benden önce davranmıştı işte. Hiçbir arabada yer yoktu. Sahipsiz bir kedi yavrusu gibi terkedilmiş pis bir apartman girişine sığındım. Boyası dökülmüş beton duvarlar ve paslanmış metal bir kapı. Bir şemsiyem bile yoktu. Önümden telaşlı insanlar geçiyordu. Orada öylece dakikalarca durdum. Soğuktan titremeye başlamıştım. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Deli gibi ağlamak istedim. Ağladıkça varlığımı eritsem, kaybolsam bu ağır ve gereksiz yükten kurtulsam dedim. Deli gibi ağlayamamanın ve hayatımı terk edemiyor olmanın çaresizliği içinde o iğrenç yerde yağmur suları ve kanalizasyon deresini seyrederek kalakaldım. Önümden geçen bir genç, yüzünden yağmur damlaları süzülürken, siyah parlak gözleriyle, elimden bir şey gelir mi der gibi yüzüme baktı. kalbimdeki hüznü dayanamayacağım ağırlıkta hissetmeme neden oldu bu bakış. Acınacak bir haldeydim. Ağlamayı geciktiremezdim artık. Hapşırırken burnunu sıkan biri gibi içimde patlardı, ya kalbim dururdu ya beynim. Bulunduğum yerden sokağa fırladım. Bir yandan ağlıyorken bir yandan öfkeyle adaletsiz hayatın üzerine yürüyordum. Sabrım kalmamıştı. iğrenç dünyaya sayıp söverek kanalizasyon karışmış yağmur sularının içine girdim. Otobüs geçse de binmeyecektim artık. Hepsinin canı cehenneme, diyordum içimden. İstanbul’da yaşamakla yaşamamak arasındaki fark ne kadar da belirsizdi. Değersizlik duygusu… yağmurun yağması ve trafiğin sıkışması yetiyordu bunu hissetmeye. Daha birçok şey vardı ya…
Misafir olarak kaldığım eve bu halde nasıl giderdim. Beni içeri almaya mecbur kaldıklarının yoksa bu halde sırılsıklam birinin temiz halılarını kirletmesine asla izin vermeyeceklerinin ifadesini görecektim yüzlerinde. Başımıza dert oldu diyeceklerdi. Nereden çağırdık diye geçireceklerdi içlerinden. Gidecek başka yerim yoktu. Yoksa kimseye rahatsızlık vermek istemezdim ben. Hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi bu.
Annem açsaydı kapıyı. Sıcak bir çorba yapardı bana. Üzerime battaniye örterdi. Hastalanmamam için yüreğinin çırpındığını hissederdim. Şımarırdım belki. Keyiflenirdim.. Köyde yağmur yağarken yorganın altında ağabeyim ve annemle uyuduğumuz huzurlu saatleri düşünür, kanepenin üzerinde kaçamak bir uykuya dalardım. Yağmur saçaklardan süzülürdü. Ağaçların yeşili koyulaşırdı.
Özgürlük düşleri kuran üzerine bardak kapatılmış bir sinek gibi hissediyorum şimdi. Artık cam duvarlara çarpmaktan yorulmuş, olduğu yerde ölümü bekleyen.
Misafir olduğum eve gidiyordum ama oraya hiç varmak istemiyordum. Korktuğum sahneleri yaşayabilecek gücü bulamıyordum kendimde. Yürüdükçe uzasın istiyordum yollar. Yokuşu çıktım. Cadde boyunca araba galerileri vardı. Elektronik eşya tamircileri sıralanmıştı sonra ve Tahtakale Çin pazarı tabelalı her yüz metrede bir türeyen tozlu dükkanlardan bir tane. Marketler, manavlar, ikinci el eşya satıcıları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Yorulmuş olmama rağmen yol bitsin istemiyordum. Halbuki varmıştım işte, kapının önündeydim. Hemen banyoya soktular beni. Pislik gibi hissetmiştim kendimi. Banyoda yıkanırken öc alır gibi keselemiştim vücudumu. Kıpkırmızı olmuştu bacaklarım. Acaba kanepede uyumama izin verirler miydi? O kadar ıslanmama rağmen hiçbir işimi halledememiştim. Beceriksiz olduğumu düşünebilirdi yeni iş yerim.
Bir an evvel ev bulup misafir olarak yaşamaktan kurtulmalıydım. İstanbul’da ev bulmak yağmurlu bir havada araba bulmaktan daha zordu. Bir mucize olsun diye dua ettim içimden. Bir mucize..Banyodan çıkarken yerleri temizlemek istedim ama tam bitti derken bir saç düşüyordu yere ve yeni baştan su dökmek zorunda kalıyordum. Beş on dakika saçlarla ve sularla uğraştım.
Banyodan çıktığımda, Kezban salonda oturmuş televizyon seyrediyordu. Ona bugün hiçbir işi halledemedim dedim. Yüzüme tepkisizce baktı. kendimi çok kötü hissediyorum dedim. Yine aynı tepkisizlikle karşılık verdi. Keşke konuşmasaydım dedim içimden burada olmasaydım. Sandalyeye oturdum, kanepeyi ve yumuşak battaniyeyi hayal ederek.. bir mucize olsa dedim, bir mucize… Saçlarımdan enseme ve tüm vücuduma dalga dalga uyuşturan bir soğukluk yayılıyordu. Titremeye başlamıştım. Halime bakıp enine çizgileri olan büyük bir hırka getirdi. Çizgiler ayrı renklerdeydi. İç karartıcı renkler. Sandalyenin tepesinde rengarenk hırkaya sarılıp ısınmaya çalışırken eski bir türkü geldi aklıma: “Kadir Mevlam senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme.”
Kezban’ın zoraki merhameti daha çok üşümeme neden olmuştu. Buzdan bir heykel gibi salonun kenarında diğer misafirlere gösterilmek üzere kalakalmıştım. Yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu.
Emel Çarkçı, Ekim 2006
Son Yorumlar