Misafir

28 05 2007

Yağmur yağıyordu. Sonsuz bir karmaşanın içine düşmüş gibiydim. Yeni bir işe başlamıştım. Sevmediğim bir iş. Yeni bir ev tutmam gerekiyordu. Dayanabilir miyim tekrar diye düşünürken arabanın biri hızlıca yanımdan geçti ve yolun kıyısında birikmiş olan su başımdan aşağı dökülüverdi. Sırılsıklam olmuştum. Bir cevap gibiydi sanki bu. Alay eder gibi…

Yolda kalmıştım. Otobüsler dolu geçiyordu. Yağmur iyice hızlandı. Cebimdeki az paraya rağmen taksiye bile binmeyi göze almıştım. Ama herkes benden önce davranmıştı işte. Hiçbir arabada yer yoktu. Sahipsiz bir kedi yavrusu gibi terkedilmiş pis bir apartman girişine sığındım. Boyası dökülmüş beton duvarlar ve paslanmış metal bir kapı. Bir şemsiyem bile yoktu. Önümden telaşlı insanlar geçiyordu. Orada öylece dakikalarca durdum. Soğuktan titremeye başlamıştım. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Deli gibi ağlamak istedim. Ağladıkça varlığımı eritsem, kaybolsam bu ağır ve gereksiz yükten kurtulsam dedim. Deli gibi ağlayamamanın ve hayatımı terk edemiyor olmanın çaresizliği içinde o iğrenç yerde yağmur suları ve kanalizasyon deresini seyrederek kalakaldım. Önümden geçen bir genç, yüzünden yağmur damlaları süzülürken, siyah parlak gözleriyle, elimden bir şey gelir mi der gibi yüzüme baktı. kalbimdeki hüznü dayanamayacağım ağırlıkta hissetmeme neden oldu bu bakış. Acınacak bir haldeydim. Ağlamayı geciktiremezdim artık. Hapşırırken burnunu sıkan biri gibi içimde patlardı, ya kalbim dururdu ya beynim. Bulunduğum yerden sokağa fırladım. Bir yandan ağlıyorken bir yandan öfkeyle adaletsiz hayatın üzerine yürüyordum. Sabrım kalmamıştı. iğrenç dünyaya sayıp söverek kanalizasyon karışmış yağmur sularının içine girdim. Otobüs geçse de binmeyecektim artık. Hepsinin canı cehenneme, diyordum içimden. İstanbul’da yaşamakla yaşamamak arasındaki fark ne kadar da belirsizdi. Değersizlik duygusu… yağmurun yağması ve trafiğin sıkışması yetiyordu bunu hissetmeye. Daha birçok şey vardı ya…

Misafir olarak kaldığım eve bu halde nasıl giderdim. Beni içeri almaya mecbur kaldıklarının yoksa bu halde sırılsıklam birinin temiz halılarını kirletmesine asla izin vermeyeceklerinin ifadesini görecektim yüzlerinde. Başımıza dert oldu diyeceklerdi. Nereden çağırdık diye geçireceklerdi içlerinden. Gidecek başka yerim yoktu. Yoksa kimseye rahatsızlık vermek istemezdim ben. Hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi bu.

Annem açsaydı kapıyı. Sıcak bir çorba yapardı bana. Üzerime battaniye örterdi. Hastalanmamam için yüreğinin çırpındığını hissederdim. Şımarırdım belki. Keyiflenirdim.. Köyde yağmur yağarken yorganın altında ağabeyim ve annemle uyuduğumuz huzurlu saatleri düşünür, kanepenin üzerinde kaçamak bir uykuya dalardım. Yağmur saçaklardan süzülürdü. Ağaçların yeşili koyulaşırdı.

Özgürlük düşleri kuran üzerine bardak kapatılmış bir sinek gibi hissediyorum şimdi. Artık cam duvarlara çarpmaktan yorulmuş, olduğu yerde ölümü bekleyen.

Misafir olduğum eve gidiyordum ama oraya hiç varmak istemiyordum. Korktuğum sahneleri yaşayabilecek gücü bulamıyordum kendimde. Yürüdükçe uzasın istiyordum yollar. Yokuşu çıktım. Cadde boyunca araba galerileri vardı. Elektronik eşya tamircileri sıralanmıştı sonra ve Tahtakale Çin pazarı tabelalı her yüz metrede bir türeyen tozlu dükkanlardan bir tane. Marketler, manavlar, ikinci el eşya satıcıları ve üç tekerlekli bisikletler arasından geçtim. Yorulmuş olmama rağmen yol bitsin istemiyordum. Halbuki varmıştım işte, kapının önündeydim. Hemen banyoya soktular beni. Pislik gibi hissetmiştim kendimi. Banyoda yıkanırken öc alır gibi keselemiştim vücudumu. Kıpkırmızı olmuştu bacaklarım. Acaba kanepede uyumama izin verirler miydi? O kadar ıslanmama rağmen hiçbir işimi halledememiştim. Beceriksiz olduğumu düşünebilirdi yeni iş yerim.

Bir an evvel ev bulup misafir olarak yaşamaktan kurtulmalıydım. İstanbul’da ev bulmak yağmurlu bir havada araba bulmaktan daha zordu. Bir mucize olsun diye dua ettim içimden. Bir mucize..Banyodan çıkarken yerleri temizlemek istedim ama tam bitti derken bir saç düşüyordu yere ve yeni baştan su dökmek zorunda kalıyordum. Beş on dakika saçlarla ve sularla uğraştım.

Banyodan çıktığımda, Kezban salonda oturmuş televizyon seyrediyordu. Ona bugün hiçbir işi halledemedim dedim. Yüzüme tepkisizce baktı. kendimi çok kötü hissediyorum dedim. Yine aynı tepkisizlikle karşılık verdi. Keşke konuşmasaydım dedim içimden burada olmasaydım. Sandalyeye oturdum, kanepeyi ve yumuşak battaniyeyi hayal ederek.. bir mucize olsa dedim, bir mucize… Saçlarımdan enseme ve tüm vücuduma dalga dalga uyuşturan bir soğukluk yayılıyordu. Titremeye başlamıştım. Halime bakıp enine çizgileri olan büyük bir hırka getirdi. Çizgiler ayrı renklerdeydi. İç karartıcı renkler. Sandalyenin tepesinde rengarenk hırkaya sarılıp ısınmaya çalışırken eski bir türkü geldi aklıma: “Kadir Mevlam senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme.”

Kezban’ın zoraki merhameti daha çok üşümeme neden olmuştu. Buzdan bir heykel gibi salonun kenarında diğer misafirlere gösterilmek üzere kalakalmıştım. Yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu.

Emel Çarkçı, Ekim 2006





Yol İşaretleri -2-

4 03 2007

  • Sana düştü ey gönlüm!

“Dirilten ihanetleri”, “öldürmeyen gülleri” sen seçip dereceksin ihtimamla. Her güzellik, her hayır Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir ve her ihanet, her şer Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir. (sâdâbâd, 1993)

Yeter ki O(cc) razı olsun,

Hercâî bütün güller sizlerin olsun insanlar!..

Belki de her gül ölümümü işaret etti bana, insafsızca. Belki de bütün yüz çevirmeler de gönlüme “ölüm, ölüm” demişti…

Sana düştü ey gönlüm!

“Dirilten ihanetleri”, “öldürmeyen gülleri” sen seçip dereceksin ihtimamla. Her güzellik, her hayır Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir ve her ihanet, her şer Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir.

O’na götürmeyen yol olmaz olsun, gözükmesin gözüme, kahrolsun!.. O’na götüren her yol; ihanet de olsa, ibadet de olsa, aydınlık da olsa, karanlık da olsa, yalan da olsa, hakikat de olsa… Benim yolumdur!

O yolda, aşkla çekilen bir “Âh!” olup eriyip akmalı, şereflenmeli ya da şereflendirmeliyim o yolda…

sâdâbâd,1993





‘Aşk’sa Aşk

3 03 2007

‘Aşk’sa Aşk!
Çileyse çile!
Sonuna kadar varım gülüm!
Üzerime doğru boca edildikçe acıların belki en beyazı, yine “acı” dilerim. Çünkü gülüm bilirim ki gönül sevdaya, gönüller sevda acısına hasret.
Hastadır gönlüm inadına. En büyük gurbetleri yaşar, en büyük vuslatların zulasında. Ve “garip”tir baba ocağında, yâr kucağında inan ki… ve bütün ölümler diriliş ve bütün dirilişler ölümdür haddizatında, bu hercâî dünyada…
Bilmem ki nasıl anlatsam, gülüm…
Ben yâr kucağında ezelden tanıdık bir huzur arayacak fıtratta değilim. Ebedî huzuru, ebed diyarına erteleyenlerdenim.
Burada “sevda” ekenler, orada “vuslat” biçecekler…
Ben derdime anlam, çileme ortak olmanı istemiştim sadece senden. Yüreğinde bir yer aramıştım kendime, belki bir kuytu köşe.
Ama anladım ki…
Dünyanın bütün kahırları bir yana, yâr yüreğine vuslat bir yana…
sâdâbâd (1993)





Yol İşaretleri

3 03 2007

  • Bu anlamda hayata ait; iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer vs. ayrımları çok daha farklı ve başka bir anlam taşımaya başlayacak gözümüzde. Allah(c.c)’a yakınlaştıran veya uzaklaştıran şey bize empoze edilmiş olan tanımıyla günah ya da sevap değildir. Yakınlaşmak ve uzaklaşmak önemlidir. Ve sonra; yakınlığın ilham ettiklerini yapmak konusundaki kararlılık. İşte inanç burada başlıyor. Eğer yakınlığın ilham ettikleri hayata geçirilirse yakınlık artacaktır. /Bildiklerinizle amel edin, bilmedikleriniz öğretilecektir./ Bu anlayışta hareket ettiğimiz sürece, doğru ve güzel olanı yapıyoruz demektir. Israr burada olmalıdır. İrade burada kullanılmalıdır. Bu bakışın doğruluğu ya da yanlışlığı artık tartışılmamalı, hayatı bu dinamizm üzere yaşamalıdır.  Sâdâbâd, 1998

Bilginin, anlamanın inanca dönüşümü noktasında yaşanan zaaflar, hastalıklar; bizim insan olmaklığımızdan kaynaklanan hatalar, zaaflar, hastalıklar olmasa gerek. Her ne kadar her çağ belalı ise de -ki ben buna fazlasıyla katılıyorum- ve her ne kadar her insan belirli zorlukları yaşıyor ve hayat süreci içinde (ömür) imtihandan geçiyor, muhakkak geçiriliyor ise de; kendimi yine sınırlanmış, üretimine fırsat ve meydan tanınmamış hissediyorum.

Bu hissedişin, alt manada hissediş (seziş olmayan) olduğunu varsayıp neyin avantaj neyin dezavantaj olduğunu tespitle tekraren işe başlamalı herhalde. Çağ ve yaşama şapkamızı önümüze koymak sadedinde bakmalı… Çünkü hakikate ulaşmanın yolu realiteden muhakkak geçecektir.

Anlamlandırmak, tanımayla gerçekleşir. Sevmeden tanıyamaz, tanımadan sevemezsiniz. Parçalı, bütünden kopmuş ve bu bağlamda anlamsız olan bilgi sürecinden tabii ki bahsetmiyorum. Küllî alan bilgisinden bahsediyorum.

Bu bilgiye, yani hakikate -hakikatin ne olduğu değil, nerede olduğu önemlidir- ulaşmak ancak yönelişle mümkün. Bize Hak Teâlâ (cc) tarafından bahşedilen irademiz, aklımız ve duygumuz, varabileceği son noktada, küllî alana, yani Hakk’a yönelişten başka bir şey olmadığını çok açık bir biçimde gösteriyor. Aklın varacağı son nokta aslında bu gerçek süreçte hiç bir şeye yaramadığını anlamasıdır.

Bilgiyi algılayış noktasında şu tanım, belki de “sezgisel akl”ın tanımı olarak karşımızda duruyor. Duygu, alt manada seziş, hissediş; yolu açar, varılacak güzergâhı tespit eder. Akıl ise açılan yolun her an kullanılmasını sağlayan, gidiş-gelişi kolaylaştıran bir rolü, bu anlamda “asfaltlama” işini icra eder.

Bilginin -küllî alan bilgisi- bu anlamda nerede olduğu gayet âşikâr: “Biz, bize dayatılanı değil; dayatılana karşı durarak, sezişimizi koruyarak, sağlayabildiğimiz sezgisel irade alanında bize ilham olunanı hayata geçirmeliyiz.” İşte bu noktada girilen ve yürünen yol -istikamet- anlayışı netleşir. Bu varış; başında yöneliş, sonunda yöneliş, mükâfatı da yöneliş olan bir süreçtir. /Erdemin tek getirisi, erdemli olmaktır/ Cezası, uzaklıktır. Yüzümün baktığı yön başlı başına bir ceza ve başlı başına bir mükâfattır.

Bütün bu tespitlerden sonra insanın durması gereken nokta neresidir?

Mâsivâ, yani dünyaya ait olan arkasında; küllî olan, yani hakikat önünde olmalı. Yönelişi yıpratan her şeyi tahkîr etmeden hor görmeli, yönelişi sağlayan her şeyi kutsamadan önemsemeliyiz. Zira, bu gün yönelişi yıpratan yarın yönelişi sağlayan olabilir. Tabi tam tersi de mümkün ve en çok üstünde durulması gereken.

Bu anlamda hayata ait; iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer vs. ayrımları çok daha farklı ve başka bir anlam taşımaya başlayacak gözümüzde. Allah(c.c)’a yakınlaştıran veya uzaklaştıran şey bize empoze edilmiş olan tanımıyla günah ya da sevap değildir. Yakınlaşmak ve uzaklaşmak önemlidir. Ve sonra; yakınlığın ilham ettiklerini yapmak konusundaki kararlılık. İşte inanç burada başlıyor. Eğer yakınlığın ilham ettikleri hayata geçirilirse yakınlık artacaktır. /Bildiklerinizle amel edin, bilmedikleriniz öğretilecektir./ Bu anlayışta hareket ettiğimiz sürece, doğru ve güzel olanı yapıyoruz demektir. Israr burada olmalıdır. İrade burada kullanılmalıdır. Bu bakışın doğruluğu ya da yanlışlığı artık tartışılmamalı, hayatı bu dinamizm üzere yaşamalıdır.

Tam bu noktada; insanların verdiği tepkiler gereğinden fazla önemsenmemeli. Yargılanacaksa, kendimizi önce biz yargılamalıyız. Ancak “kınayanın kınamasından korkmamalıyız”. Herkes kendi yanlışlarıyla uğraşmalı. Bu uğraşı bırakıp da başkalarının yanlışlarıyla uğraşanların değer yargıları hiç hükmündedir.

Allah Teâlâ(cc)’nın bizim yolculuk sürecimizi belirleyiciliği bu noktada mümkündür.

sâdâbâd 1998





Sükût

3 03 2007

  • Belki de kalbî alâkama odak olanların ölümüne duyarsızlığı ve bu duyarsızlığa okuduğum “ihanet” türkülerim çoğaldıkça hayatım “tatlı bir hüzün” ahengine bürünür. sâdâbâd, 1992

“Sert bir tokat” tadında susmak değil herhalde sükût. Manevi alemin garantili kapılarından olan sükûtu ilk zorlayışlarımdaki acemiliğimi tüm benliğimle hissediyorum.

“Münzevî sükûtum”un benim adıma, şeffaf ama ehline şeffaf örtüsünü beni anlayabilenlere aralamak zaten gereksiz bir ölçüde… Beni anlamayanlara? Bir daha mı? Tövbeler olsun!..

Anlaşılamamanın cazibeli kolları aslında cezbedememişti beni. Rab (cc) katında kanatlanmak için bu yolun yolcuları dizi dibinde muhabbetle, hatta aşkla diz çökmek ve bir başkasının “aptalca” diye nitelendirebileceği bakışlarla onun iki dudağı arasından çıkacak bir “aşağılama”yı ve bir göz hareketinde hayat bulacak bir “burnu büyüklük” nöbetini beklemek ve bunu muhabbetime bir karşılık olarak bağrıma basıp bu hayalle teselli bulmak daha fazla cezbetti sanırım beni bu yaşa değin…

Belki de kalbî alâkama odak olanların ölümüne duyarsızlığı ve bu duyarsızlığa okuduğum “ihanet” türkülerim çoğaldıkça hayatım “tatlı bir hüzün” ahengine bürünür.

Bu tadı, bu lezzeti dünyanın en leziz duygularına değişmedim şimdiye değin. Hele o gözyaşıyla sulanmış hüzün toprağım yok mu! İşte kalbimi oraya diktim…

Kalbimi yeşertmek için ağlamalıyım, ölesiye ağlamalıyım ki, yeni ufuklara kanat açacağım yüreğim daha genç bir filizken sararıp solmasın bu kirli dünyada…

sâdâbâd (şubat 1992)