Yol İşaretleri -2-

4 03 2007

  • Sana düştü ey gönlüm!

“Dirilten ihanetleri”, “öldürmeyen gülleri” sen seçip dereceksin ihtimamla. Her güzellik, her hayır Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir ve her ihanet, her şer Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir. (sâdâbâd, 1993)

Yeter ki O(cc) razı olsun,

Hercâî bütün güller sizlerin olsun insanlar!..

Belki de her gül ölümümü işaret etti bana, insafsızca. Belki de bütün yüz çevirmeler de gönlüme “ölüm, ölüm” demişti…

Sana düştü ey gönlüm!

“Dirilten ihanetleri”, “öldürmeyen gülleri” sen seçip dereceksin ihtimamla. Her güzellik, her hayır Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir ve her ihanet, her şer Rab(cc)’dandır, O’na yöneltir.

O’na götürmeyen yol olmaz olsun, gözükmesin gözüme, kahrolsun!.. O’na götüren her yol; ihanet de olsa, ibadet de olsa, aydınlık da olsa, karanlık da olsa, yalan da olsa, hakikat de olsa… Benim yolumdur!

O yolda, aşkla çekilen bir “Âh!” olup eriyip akmalı, şereflenmeli ya da şereflendirmeliyim o yolda…

sâdâbâd,1993





Merhaba…

3 03 2007

Dolu dolu merhaba, sevgi ve muhabbetle merhaba…(sâdâbâd)

Dolu dolu merhaba, sevgi ve muhabbetle merhaba…

Bir iz bırakmak değil midir beklediğimiz, bir yürekte yer bulabilmek, gerçekten sevilmek ve sevmek değil midir derdimiz?..

“Dünyayı güzellik kurtaracak,

Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

sâdâbâd





‘Aşk’sa Aşk

3 03 2007

‘Aşk’sa Aşk!
Çileyse çile!
Sonuna kadar varım gülüm!
Üzerime doğru boca edildikçe acıların belki en beyazı, yine “acı” dilerim. Çünkü gülüm bilirim ki gönül sevdaya, gönüller sevda acısına hasret.
Hastadır gönlüm inadına. En büyük gurbetleri yaşar, en büyük vuslatların zulasında. Ve “garip”tir baba ocağında, yâr kucağında inan ki… ve bütün ölümler diriliş ve bütün dirilişler ölümdür haddizatında, bu hercâî dünyada…
Bilmem ki nasıl anlatsam, gülüm…
Ben yâr kucağında ezelden tanıdık bir huzur arayacak fıtratta değilim. Ebedî huzuru, ebed diyarına erteleyenlerdenim.
Burada “sevda” ekenler, orada “vuslat” biçecekler…
Ben derdime anlam, çileme ortak olmanı istemiştim sadece senden. Yüreğinde bir yer aramıştım kendime, belki bir kuytu köşe.
Ama anladım ki…
Dünyanın bütün kahırları bir yana, yâr yüreğine vuslat bir yana…
sâdâbâd (1993)





Yol İşaretleri

3 03 2007

  • Bu anlamda hayata ait; iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer vs. ayrımları çok daha farklı ve başka bir anlam taşımaya başlayacak gözümüzde. Allah(c.c)’a yakınlaştıran veya uzaklaştıran şey bize empoze edilmiş olan tanımıyla günah ya da sevap değildir. Yakınlaşmak ve uzaklaşmak önemlidir. Ve sonra; yakınlığın ilham ettiklerini yapmak konusundaki kararlılık. İşte inanç burada başlıyor. Eğer yakınlığın ilham ettikleri hayata geçirilirse yakınlık artacaktır. /Bildiklerinizle amel edin, bilmedikleriniz öğretilecektir./ Bu anlayışta hareket ettiğimiz sürece, doğru ve güzel olanı yapıyoruz demektir. Israr burada olmalıdır. İrade burada kullanılmalıdır. Bu bakışın doğruluğu ya da yanlışlığı artık tartışılmamalı, hayatı bu dinamizm üzere yaşamalıdır.  Sâdâbâd, 1998

Bilginin, anlamanın inanca dönüşümü noktasında yaşanan zaaflar, hastalıklar; bizim insan olmaklığımızdan kaynaklanan hatalar, zaaflar, hastalıklar olmasa gerek. Her ne kadar her çağ belalı ise de -ki ben buna fazlasıyla katılıyorum- ve her ne kadar her insan belirli zorlukları yaşıyor ve hayat süreci içinde (ömür) imtihandan geçiyor, muhakkak geçiriliyor ise de; kendimi yine sınırlanmış, üretimine fırsat ve meydan tanınmamış hissediyorum.

Bu hissedişin, alt manada hissediş (seziş olmayan) olduğunu varsayıp neyin avantaj neyin dezavantaj olduğunu tespitle tekraren işe başlamalı herhalde. Çağ ve yaşama şapkamızı önümüze koymak sadedinde bakmalı… Çünkü hakikate ulaşmanın yolu realiteden muhakkak geçecektir.

Anlamlandırmak, tanımayla gerçekleşir. Sevmeden tanıyamaz, tanımadan sevemezsiniz. Parçalı, bütünden kopmuş ve bu bağlamda anlamsız olan bilgi sürecinden tabii ki bahsetmiyorum. Küllî alan bilgisinden bahsediyorum.

Bu bilgiye, yani hakikate -hakikatin ne olduğu değil, nerede olduğu önemlidir- ulaşmak ancak yönelişle mümkün. Bize Hak Teâlâ (cc) tarafından bahşedilen irademiz, aklımız ve duygumuz, varabileceği son noktada, küllî alana, yani Hakk’a yönelişten başka bir şey olmadığını çok açık bir biçimde gösteriyor. Aklın varacağı son nokta aslında bu gerçek süreçte hiç bir şeye yaramadığını anlamasıdır.

Bilgiyi algılayış noktasında şu tanım, belki de “sezgisel akl”ın tanımı olarak karşımızda duruyor. Duygu, alt manada seziş, hissediş; yolu açar, varılacak güzergâhı tespit eder. Akıl ise açılan yolun her an kullanılmasını sağlayan, gidiş-gelişi kolaylaştıran bir rolü, bu anlamda “asfaltlama” işini icra eder.

Bilginin -küllî alan bilgisi- bu anlamda nerede olduğu gayet âşikâr: “Biz, bize dayatılanı değil; dayatılana karşı durarak, sezişimizi koruyarak, sağlayabildiğimiz sezgisel irade alanında bize ilham olunanı hayata geçirmeliyiz.” İşte bu noktada girilen ve yürünen yol -istikamet- anlayışı netleşir. Bu varış; başında yöneliş, sonunda yöneliş, mükâfatı da yöneliş olan bir süreçtir. /Erdemin tek getirisi, erdemli olmaktır/ Cezası, uzaklıktır. Yüzümün baktığı yön başlı başına bir ceza ve başlı başına bir mükâfattır.

Bütün bu tespitlerden sonra insanın durması gereken nokta neresidir?

Mâsivâ, yani dünyaya ait olan arkasında; küllî olan, yani hakikat önünde olmalı. Yönelişi yıpratan her şeyi tahkîr etmeden hor görmeli, yönelişi sağlayan her şeyi kutsamadan önemsemeliyiz. Zira, bu gün yönelişi yıpratan yarın yönelişi sağlayan olabilir. Tabi tam tersi de mümkün ve en çok üstünde durulması gereken.

Bu anlamda hayata ait; iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer vs. ayrımları çok daha farklı ve başka bir anlam taşımaya başlayacak gözümüzde. Allah(c.c)’a yakınlaştıran veya uzaklaştıran şey bize empoze edilmiş olan tanımıyla günah ya da sevap değildir. Yakınlaşmak ve uzaklaşmak önemlidir. Ve sonra; yakınlığın ilham ettiklerini yapmak konusundaki kararlılık. İşte inanç burada başlıyor. Eğer yakınlığın ilham ettikleri hayata geçirilirse yakınlık artacaktır. /Bildiklerinizle amel edin, bilmedikleriniz öğretilecektir./ Bu anlayışta hareket ettiğimiz sürece, doğru ve güzel olanı yapıyoruz demektir. Israr burada olmalıdır. İrade burada kullanılmalıdır. Bu bakışın doğruluğu ya da yanlışlığı artık tartışılmamalı, hayatı bu dinamizm üzere yaşamalıdır.

Tam bu noktada; insanların verdiği tepkiler gereğinden fazla önemsenmemeli. Yargılanacaksa, kendimizi önce biz yargılamalıyız. Ancak “kınayanın kınamasından korkmamalıyız”. Herkes kendi yanlışlarıyla uğraşmalı. Bu uğraşı bırakıp da başkalarının yanlışlarıyla uğraşanların değer yargıları hiç hükmündedir.

Allah Teâlâ(cc)’nın bizim yolculuk sürecimizi belirleyiciliği bu noktada mümkündür.

sâdâbâd 1998





Sükût

3 03 2007

  • Belki de kalbî alâkama odak olanların ölümüne duyarsızlığı ve bu duyarsızlığa okuduğum “ihanet” türkülerim çoğaldıkça hayatım “tatlı bir hüzün” ahengine bürünür. sâdâbâd, 1992

“Sert bir tokat” tadında susmak değil herhalde sükût. Manevi alemin garantili kapılarından olan sükûtu ilk zorlayışlarımdaki acemiliğimi tüm benliğimle hissediyorum.

“Münzevî sükûtum”un benim adıma, şeffaf ama ehline şeffaf örtüsünü beni anlayabilenlere aralamak zaten gereksiz bir ölçüde… Beni anlamayanlara? Bir daha mı? Tövbeler olsun!..

Anlaşılamamanın cazibeli kolları aslında cezbedememişti beni. Rab (cc) katında kanatlanmak için bu yolun yolcuları dizi dibinde muhabbetle, hatta aşkla diz çökmek ve bir başkasının “aptalca” diye nitelendirebileceği bakışlarla onun iki dudağı arasından çıkacak bir “aşağılama”yı ve bir göz hareketinde hayat bulacak bir “burnu büyüklük” nöbetini beklemek ve bunu muhabbetime bir karşılık olarak bağrıma basıp bu hayalle teselli bulmak daha fazla cezbetti sanırım beni bu yaşa değin…

Belki de kalbî alâkama odak olanların ölümüne duyarsızlığı ve bu duyarsızlığa okuduğum “ihanet” türkülerim çoğaldıkça hayatım “tatlı bir hüzün” ahengine bürünür.

Bu tadı, bu lezzeti dünyanın en leziz duygularına değişmedim şimdiye değin. Hele o gözyaşıyla sulanmış hüzün toprağım yok mu! İşte kalbimi oraya diktim…

Kalbimi yeşertmek için ağlamalıyım, ölesiye ağlamalıyım ki, yeni ufuklara kanat açacağım yüreğim daha genç bir filizken sararıp solmasın bu kirli dünyada…

sâdâbâd (şubat 1992)